Sancak-ı Şerif;

Bu sebeple Peygamber Efendimiz Hz.
Muhammed (s.a.v) Müslümanlarında bir sancağı olmasını emretmiş ve sancakların
tümünün beyaz olmasını istemiştir. Lakin Ukab isimli sancak siyah renkti çünkü
o Müslümanların sancağı olmakla beraber farklı, yünlü bir kumaştan
hazırlanmıştı.
Ukab, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed
(s.a.v)’in katılmış olduğu tüm savaşlarda İslam’ın bayrağı hükmünde olmuş ve
hepsine götürülmüştür. Hz. Peygamber (s.a.v)'in vefatından sonra dört halife bu
şerefli emaneti sırasıyla devralmışlar ve usulünce muhafaza etmişlerdi. Resmi
kayıtlara göre daha sonra Emevi ve Abbasi halifelerine intikal eden sancak,
Moğallar'ın Bağdat'ı işgal etmesiyle Abbasi Halifesi tarafından Mısır'a
götürüldü. Ukab, Yavuz Sultan Selim Han tarafından Mısır'ın alınmasıyla da
Osmanlılara geçti. Yavuz Sultan Selim, Mısır dönüşü sancağı İstanbul'a getirmiş
ve o tarihten itibaren Peygamberimiz (s.a.v)'in emaneti olan Ukab, İstanbul'da Topkapı
Sarayı’nda bulunmaktadır.
Osmanlı döneminde, Topkapı Sarayı
Hırka-i Şerif dairesinde büyük bir titizlikle muhafaza edilen Sancak-ı Şerif
sefer öncesi ve mühim merasimlerde çıkarılır ve Bâbü’s Saade önünde onun için
hazırlanan yere dikilirdi. Sancak-ı Şerif henüz daireden çıkartılırken ise
Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u kuşatma altına aldığında çokça okuttuğu ve o
günden sonra her sefer hazırlığında fethin müyesser olması adına okutulması
adet haline gelen Fetih suresi okunurdu. Daha sonra Sancak- Şerif padişahın omzunda
taşınıp yukarıda bahsettiğimiz Bâbü’s Saade önündeki yerine dikilirdi.
(Bâbü’s Saade saadet kapısı anlamına
gelmektedir. Topkapı Sarayı’nda ihtişamın başlangıcı olan bu kapı, padişahın
hususi ikâmetgâhının başladığı yerdir.)
Osmanlılarda
peygamber sevgisinin ve saygısının en büyük göstergesi peygamber sancağına
büyük bir ihtimam gösterilmesidir. Bu sancak merasimi sırasında Fetih ve Yasin
sureleri okunur padişah dahil olmak üzere vüzeradan ve hanedandan hiç kimse
oturmazdı. Padişah, Kur’ân-ı Kerim bittikten sonra Sancak-ı Şerif’i eline alır,
öper ve kendisini sefere memur eylediğini söyleyip, muvaffakıyeti için dua
ederek sadrazama teslim ederdi. Sadrazam, padişahın kendisine dua ile sunduğu
emaneti alır, öper ve omzuna yerleştirdikten sonra sefer için yola revan
olurdu. Sadrazam Sancak-ı Şerif ile yola koyulduğu anda Şeyhü’l-İslam ve şeyh
efendiler dua ederdi.
Yüzyıllarca İslam’ın bayraktarlığını
yapmış olan bu Sancak-ı Şerif orta kapıya kadar sadrazamın omzunda götürülür ve
burada sadrazam imamına teslim edilirdi. Feth-i Şerif okunduktan sonra tekrar
muhafazasına konulan sancak, savaş alanlarına muhafazası ile birlikte götürülür
ve sancaktarlar tarafından korunurdu. Sancak-ı Şerif'in ordu ile beraber olması
çok büyük bir şevk unsuru olarak kabul edilirdi.
Sefer dönüşünde de ilk yapılan merasimin
tam tersi uygulanır, Sancak-ı Şerif sadrazamın omzunda tekbir ve dualar
eşliğinde Bâbü’s Saade önüne getirilir, burada padişah tarafından sadrazamdan
teslim alınır ve bizzat padişah tarafından Hırka-i Şerif dairesine götürülüp
yerine konulurdu.
Sancak-ı Şerif Peygamber Efendimiz Hz.
Muhammed (s.a.s)’in ve İslam’ın bayrağını simgelediği için sancağın dikildiği
yere ayak basılır ve saygısızlık olur endişesi ile sair zamanlarda yuvanın
üzerine bir taş konulurdu. Bu taş bu gün Bâbü’s Saade önünde hâlâ mevcuttur ve ziyaretçiler
tarafından kolayca fark edilmektedir.
Asırlarca bu şekilde muamele görmüş olan
Sancak-ı Şerif son olarak II. Mahmud döneminde Hırka-i Şerif dairesinden
çıkarılmış, Bâbü’s Saade önündeki yere dikilmiş ve halkın Yeniçerilere karşı
birleşmesi istenmiştir. Bundan sonra Vak’a-i Hayriye olayı başlamış ve Yeniçeri
ocağı tarihten silinmiştir.
Nermin Taylan.......