30 Mart 2013 Cumartesi

FATİH’İN MÜHENDİSLİĞİNDE "ŞAHİ" TOP






FATİH’İN MÜHENDİSLİĞİNDE "ŞAHİ" TOP

Fatih Sultan Mehmed Han; devrinin en büyük ulemasından biriydi. Yedi tane yabancı dil bilmesinin yanı sıra din ilimlerinden astronomiye kadar bir çok alanda alim sayılabilecek kadar bilgiliydi. Eşsiz bir kumandan ve idareci olan Sultan; döneminde yapılan tüm seferleri bizzat kendisi yönetmiştir.
İstanbul’u fethetmeye karar verdiğinde Macar asıllı Urban’dan büyük toplar dökmesini istemiş, Urban’ın "ben sadece bir döküm ustasıyım o kadar büyük topların planını yapamam" sözleri üzerine;
"Planlarını ve çizimlerini ben yaparım. Sen topları dök kâfi" cevabını vermiştir. Ve derhal topların yapımına başlanmıştır.
Çizimlerini Fatih Sultan Mehmed önderliğinde Türk mühendislerinin yaptığı topların dökümünü Urban Usta ve Cenevizli Donar Usta, Saruca Paşa,ve Mimar Müslihiddin yapmıştır..
Edirne’de dökülen toplar 1452 senesi Ocak ayının sonlarında Edirne’den yola çıkarılmış ve ancak iki ay sonra İstanbul önlerine getirilebilmiştir.
Edirne'de deneme atışlarının yapılacağı sırada Fatih Sultan Mehmed tellallar çığırtarak halkı uyarmış, bu gürültünün kaynağını haber vermiştir. Hatta rivayetler vardır ki top gürültüsünün sesinden hamile kadınlar düşük yapmış, halk yaşadığı korkunun etkisiyle günlerce uyuyamamıştır.
Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u almak için döktürdüğü büyük top "Şahi" adını taşır. Bu topun namlusu 91.5cm'dir. 680 kg ağırlığındaki güllesinin menzili 1200 metredir. Osmanlı ordusunda daha sonra kullanılan büyük toplara da “Şahi” adı verilmiştir. Bazı Bizans kaynaklarında bu top ejdere benzetilir.
1464'te Fatih Sultan Mehmed toplardan kırk iki tanesini Çanakkale Boğazı'nın savunması için Çanakkale Boğazı'na göndermiştir. Yüzyıllarca kullanılmadan kalan toplar 1807 yılında İngiliz donanmasına karşı kullanılmış ve beklenenin aksine kusursuz şekilde çalışan toplar bir İngiliz gemisini vurmuş ve 60 denizciyi öldürmüştür. Bir tanesi İngiltere'de, bir diğeri de İtalya'dadır.
 Günümüzde ise Fatih döneminden 6 tane top kalmıştır. Bunların en büyüğü olan ve İstanbul'da, Boğazlar da kullanılan "Şahi" bugün İngiltere'dedir. Diğer toplar ise Harbiye'deki askeri müze bahçesinde olup bunların çapı daha küçüktür.
Çizimini Fatih Sultan Mehmed’in yaptığı "Şahi" top sınıfının en büyüğü olan özel bir Osmanlı topudur. 19. Yüzyıla kadar Çanakkale Boğazı’nda koruma amaçlı olarak kullanılan bu tarihi top, General Sir John Lafroy’un girişimi ve 60 yıl süren çabanın sonucunda, Osmanlı Devleti tarafından, Sultan Abdülaziz’in İngiltere’yi ziyaretinden bir yıl önce, 1866 yılında İngiltere’ye hediye edilmiş.
İngiliz Devletinin topu satın alarak İngiltere’ye götürme çabaları, Kraliçe Victoria’nın, Sultan Abdülaziz’den topu yine istemesi ve bundan bir yıl sonrada Abdülaziz’in topu hediye olarak göndermesiyle sonuçlanmış.
Kilitbahir’den Londra’ya nakledilen "Şahi" top 1929 yılında Rotunda Müzesinden, Londra Kulesi Müzesi’ne oradan da şimdi bulunduğu Fort Nelson Müzesine naklediliyor. Dört asır boyunca Osmanlı Ordularını yenilmez kılan "Şahi", şimdilerde müze yetkilileri tarafından ziyaretçilere ortaçağ teknolojisinin başyapıtı, müzenin en değerli parçası olarak tanıtılıyor.
Ortaçağ teknolojisinin başyapıtı olan "Şahi" Fatih’in ne kadar büyük bir bilim adamı olduğunu tüm dünyaya bir kez daha ispatlıyor.


Yaşanmış İlginç Hikâyelerle Osmanlı Padişahları Kitabımdan....

SULTAN II.ABDÜLHAMİD’İN İLK BOĞAZİÇİ KÖPRÜ PROJESİ




  SULTAN II.ABDÜLHAMİD’İN
 İLK BOĞAZİÇİ KÖPRÜ PROJESİ

1973 yılında hizmete giren Boğaziçi Köprüsü,  Türkiye’nin en büyük eserlerinden biridir. Günümüzde binlerce motorlu aracın gelip geçtiği bu köprü, her gün devlete milyarlarca lira para kazandırır. Ancak sanıldığı gibi Boğaziçi Köprüsü fikri,  Cumhuriyet döneminde ortaya atılmamıştır. Bu fikrin mimarı Sultan II. Abdülhamid’dir. Hatta ilk projesini de bizzat kendisi yaptırmıştır.
Sultan Abdülhamid’in padişahlığının on beşinci senesi olan 1789 yılında Asya İle Avrupa kıtasını birleştirecek bir köprü yapılacağına dair haberler yayılmıştı.  Ne var ki buna kimse inanmıyor, üstelik iki sahilin birleştirilebileceği iddası ciddi bulunmuyordu.
1900 yılında rivayetin doğruluğu ortaya çıktı. Boğazın en dar yeri olan, Anadoluhisarı ve Rumelihisarı arasında köprü kurulması için, Bosbhorus Railroad Company isimli şirket çalışmalara başlamıştı. Bu vesileyle İtalyan Mimar Mondrakol bir proje hazırladı. Hazırlanan projeye göre üç asma köprü olacak ve bu gayet heybetli bir manzara kazanacak. Bu büyük yapının ortaları minareler ve özel kubbelerle süslenecek. Son direklere çelik kablolar çekilecek, kubbelerden her birinin kaidesi granit olacak. Köprünün ayaklarının altı taarruzdan korunmuş şekilde oluşturulacak. Yüksek kuleler on beş fenerle ışıklandırılacak. Ayrıca kuleler çini ve yaldız tuğralarla süslenecek. Köprünün yüksekliği altından büyük bir geminin rahatça geçebileceği şekilde inşa edilecekti.


Projenin yapıldığı yıllarda Avrupa’da birkaç bin civarında otomobil olsa da Türkiye’de hiç yoktu. Bundan dolayıdır ki; köprüden motorlu taşıtların geçişi düşünülmemişti. Ancak projede düşünülen en önemli faktör demiryolu hattının döşenmesiydi. Böylece Avrupa’dan kalkan bir trenin, Bağdad’a gitmesi mümkün olacaktı.
II. Abdülhamid’in bu projesi saltanat döneminde gerçekleşememişti. Tahttan indirilmesinden tam 61 yıl sonra bu gün ki köprünün temelleri atılabilmişti.


Yaşanmış İlginç Hikâyelerle Osmanlı Padişahları Kitabımdan....

FATİH SULTAN MEHMED HAN’IN KAYIP VASİYETİ






FATİH SULTAN MEHMED HAN’IN KAYIP VASİYETİ

Son zamanlarda internet ve bazı basın yayın guruplarında yaygınlaşan ve Fatih Sultan Mehmed’e ait olduğu iddia edilen Türkçe metini inceledim. Asli belgesini Osmanlı Arşivlerinden ve sair kütüphanelerden edinmeye çalıştım. Ancak ne böyle bir metin var nede bu yazının aslı astarı. Anlaşıldığı kadarıyla Fatih’in vakfiyelerinden hoş olan cümleleri bir araya getirerek bir vasiyetname ortaya atmışlar.
Fatih’in vasiyetnamesinin aslını astarını incelerken öğrendim ki aslında kayıp vasiyet 1938 yılına bulunmuş. İngiltere’den Amerika’ya gönderilen ve şimdilerde  Birleşik Amerika’da Princeton Üniversitesi Kütüphanesinde, Rönesans ve Orta zamana ait Garrett Koleksiyonunda No;168 de saklı olan vasiyette Cihan Hükümdarı şunları söylüyor;
Eğer ölecek olursam, naaşımı İstanbul şehrine götürüp tayin ettiğim yere gömeceksiniz. Camiin avlusunda ruhuma yaptırdığım imarette. Büyük oğlum Sultan İdrem Bayezıd’a gecikmeksizin İstanbul’a gelmesini muhakkak bildirin ve sultan olarak onu yerime koyun. Kapıkulu yeniçerlerinin oğlum gelip tahtıma oturmadan evvel denizi aşarak İstanbul Şehrine girmemelerine dikkat edin. Ve bu hususta dikkat edin. Zira ondan evvel gelirlerse şehri yağma ederler. Cenab-ı Hakkın inayetiyle oğlum İdrem Bayezıd tahtıma yerleştikten sonra kendisine tarafımdan şunlar söylenile;
Bazı müşavirlerim var ki çok fena insanlarolup beni, kötü nasihatleriyle yenilikler yapmağa, halk için ağır yükler ihdas etmeği ve merhametsizce kan dökmeği emretmeye sevkediyorlardı. Ve gizli kinler besliyorlardı. Bu müşavirleri hayatta bırakmayın. Bilakis kılıçla öldürün ve yanınızda böyle müşavirler tutmayın.
Muazzam bir hazine topladım ve hazineme altın, gümüş, kıymetli taşlar ve inciler koydum. Bu hazineyi büyük bir itina ile muhafaza edin, zira bir zaman gelecek ki ona muhtaç olacaksınız. Bütün kölelerimin azad edilmesini ister ve emrederim.
 Bu emirleri verdikten sonra Fatih Sultan Mehmed Han ruhunu teslim etti.
Sultanın vefat haberi gizli tutuldu cenazesi  İstanbul’a getirilerek vasiyet ettiği gibi Fatih Camii Haziresine defnedildi.

Yaşanmış İlginç Hikâyelerle Osmanlı Padişahları Kitabımdan......


                          KİMSEYE SEN DİYE HİTÂB ETMEZDİ


                   Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın kızlarından Ayşe Osmanoğlu, Hâtıralarım isimli kitabında babasının kendi terbiyeleri üzerinde itinâ ile durmasını şu sözleriyle ifâde ediyor. Bu ifâdeler aynı zamanda pâdişâhın haremde kızları ile olan ilgi ve alâkası için de güzel bir nümûne teşkil etmektedir.

                  “Babam işleri hafif olduğu zaman, haremlerinden ve kızlarından kimi isterse haber gönderip çağırtır, onlarla görüşürdü. Gerek haremlerinin, gerekse kızlarının resmî işlere karışmasını asla istemezdi. Terbiyemiz hususuna pek dikkat ederdi. En küçük kusurlarımızı dahi hoş görmez, kendisiyle yüz göz etmezdi. Bir kusurumuzu gördüğü, hissettiği zaman bizlere bir şey söylemez, analarımıza haber gönderirdi. Huzurunda ne suretle konuşacağımızı, nasıl hareket edeceğimizi biz de pek iyi bilirdik.
Çok sâde giyinmemizi isterdi. Cicili bicili şeyler giymemizi istemezdi.

                   Yakalarımız hafif açık olabilirdi. Fakat kollarımız tamâmiyle kapalı idi. El işaretleriyle, yüksek sesle konuşmamızı istemezdi. Dâima sakin ve nâzik hareketli olmamıza dikkat ederdi. Büyüklerimize, annelerimize, kardeşlerimize, dâima saygılı davranmamızı, önlerine geçmeyip sıramızı muhafaza etmemizi ister, şımarıklıktan hiç hoşlanmazdı.

                   Kimseye “Sen” diye hitap etmediği gibi, câriyelerine bile “Getiriniz” ve “Götürünüz” gibi nazikâne şekilde emir verirdi. Bizlere ya “Kızım” veya “Sultan” diye hitâb ederdi. Kadınlarına da pek saygılı muamelede bulunurdu. “Başkadın” yahut “Baş ikbâl” şeklinde haber gönderir ve çağırırdı.”









SULTANAHMET CAMİİ’NDE MEVLİT ŞEKERİ YAĞMASI

Osmanlı Devleti’nde her sene Sultanahmet Camii’nde mevlit okutulurdu. Masrafları Haremeyn Hazinesi’nden karşılanan bu mevlide padişah da katıldığından, mevlit şekerleri saray helvahanesinde hazırlanıp camide dağıtılırdı. Tablalarla servis edilen bu şekerler bazı görevli ve kayyımlar tarafından yağma edilirdi. Yeni bir sistem peşinde olan Üçüncü Selim halkın bu âdetini de değiştirmiş ve şeker tablalarının verilecekleri kişilerin evlerine gönderilmesi tarzında yeni nizamın bir uygulaması olarak kayda geçirmiştir.

Bu anlayış aslında halk ile yönetici sınıf arasındaki mesafenin açılmasıyla da ilgilidir. Adet-i kadimin hüküm sürdüğü zamanlarda yeniçerilerin mevâcibi dağıtılacağı gün, ecnebi sefirler de hünkâr tarafından kabul edilmek üzere saraya çağırılırdı. Yeniçeriler ulufelerden ve idareden memnuniyetlerini hem ecnebilere, hem de erkân-ı devlete göstermek için kendilerine sunulan yemeği yağmalarlardı. Bu yağma ne kadar coşkulu olursa Padişah ve erkân-ı devlet o kadar memnun olurdu. Aksi durumda sönük ve cansız bir yağmalama olursa, askerde bir huzursuzluk olduğuna yorulurdu. Hatta düzenlenen şenliklerde ortaya kurulan sofraların yağmalanması o kadar eski bir gelenekti ki çanak yağması adı verilmiştir.

Bu kadim adetlerini uygulamak ve padişahlarını memnun etmek isteyen halk, haliyle mevlit şekerlerini yağmalamayı da adet edinmiştir. Bir mevlit esnasında softalarla yeniçeriler arasında bu hususta kavga çıkınca da Sultan Üçüncü Selim bu durumdan memnun olmamış ve camideki şeker yağmalama geleneğini ortadan kaldırmaya bahane etmiştir.

Belge Metni:

BİHİ

Fî mâ ba‘d konmaması husûsuna nizam verip bu şurût Haremeyn’e kayd oluna.
(Üçüncü Selim’in el yazısı)

Şevketlü, kerâmetlü, mehâbetlü, kudretlü, veliyyinimetim efendim Padişâhım
Beher sene Sultan Ahmed Han aleyhi’r-rahmeti ve’l-gufrân cami-i şerîfinde kıraat olunan Mevlid-i Şerîf-i Nebevî meclisinde huzûr-ı huzzâra vaz‘ olunan şeker tablalarını bazı hademe ve kayyım makûleleri bî-edebâne yağma etmeğe mu‘tâd olmalarıyla geçen sene Mevlid-i Şerîf kıraatinde bâ-emr-i Hümâyûn huzûr-ı huzzâra tabla konmayıp badehu herkesin tablasını Galata Voyvodası efendi kulları hanesine göndermişidi. Binaenaleyh bu sene-i mübârekede dahi geçen sene gibi cami-i şerîfde tabla konmaması mı irade buyurulur, yohsa kadîmî üzre konması mı emr buyurulur. Voyvoda-i mumaileyh kulları bir kıt‘a takririyle istizan etmekle takrîri pâye-i serîr-i a‘lâ-yı Mülûkânelerine takdîm olundu. Manzûr-ı Şâhâneleri buyuruldukda fermân şevketlü, kerâmetlü, mehâbetlü, kudretlü, veliyyinimetim efendim Padişâhım hazretlerinindir.

Sinan Çuluk Yazılarından....

SARAYA TÜRKÇE BİLİR CARİYE GÖNDERMEYİN

Yıl 1891. Osmanlı Devleti’nde köle, esir ticareti yasaklanmış ama ne hikmetse halen sürüyor. Bunda tabii ki sarayın belirli ihtiyaçları etkili oluyor.

Cariye deyince hemen akla padişahların yatak odaları gelmemeli. Harem dairesinde eski usûl sürmekte olup küçük yaşta saraya alınan kızlar haremin çeşitli sahalarında hizmette kullanılmaya devam ediliyor. Çamaşır, bulaşık vb. ne kadar ev işi varsa bunlar sarayda da var. Haliyle istihdam edilecek hizmetçi kızlar da lazım.

Bu belge de böyle bir taleple ilgili. Önceki belgelerde açıkça yazılı ama ben bu kısa belgeyi paylaşmak istediğim için konu muğlâk olmasın.

Konya bölgesine yeni gelen Çerkez muhacirler arasından güzel, küçük ve Türkçe bilmeyenler saray haremi için talep ediliyor. Eski yerleşiklerden de olabilir ama Türkleşmiş ve lisanlarını değiştirmiş olanlar istenmiyor. Evet, Osmanlı çok etkili asimilasyon politikaları gerçekleştirmiş! O kadar ki sarayın haremine Türkçe bilir cariye istemiyor. Bana ilginç geldi. Sizi bilmem…

Belge Metni:

Konya Vilayeti’ne Şifre
C. 22 Mayıs 1307

Yeni muhacirîn içinde bulunmadığı halde matlûba muvafık olmak şartıyla eski muhacirîn içlerinden buldurulmasında be‘s olmayıp fakat bunlardan bir takımı mürûr-ı zamân ile Türkleşip adetâ lisanlarını değiştirmiş olduklarından o gibi şeyler olmamasına be-gayet dikkat olunması babında.

23 Mayıs 1307 – [4 Haziran 1891]
BU İNSANLAR ACAYİP CESUR OLMUŞLAR

Sultan İkinci Mahmud’un devlet adamlarından ettiği şikayet ve sitemlerini okuyup bugünkü halimize şükretmemiz gerekiyor. Şimdikiler de ha bire bizi tedip edip oturun oturduğunuz yerde demiyorlar mı? Tek farkları, sen şuraya sen buraya diye bizi sürgüne göndermemeleri… İkinci Mahmud'un kendi kaleminden...

Belge Metni:

Benim Vezirim,

Bu nâs ne acayip cesur olmuşlar. Bu kadar tedip ederim yine lisanlarını hıfz edip Allah’ın verdiği nimete razı olup oturmazlar. Şu Cizye Muhasebecisi esbak Et Katibi Ahmed Efendi’yi Kütahya’ya ve Hanya’dan gelen Topçular Katibi esbak Salih Efendi’yi İstanköy ceziresine şimdi nefy edesin ve Efendi daimize dahi haber gönderesin İstanbul mazullerinden Hammamizade Raşid Efendi’yi Bursa’ya nefy olmasını işaret eylesin ve Muhyizade Esad Efendi yalısında ikamet edip çıkmamasını tenbih eylesin. Bu kadar ehil olanlara ikram ederim, bu kadar şayeste-i tedip olanlardan müsamaha ederim bir vechile huylarından geçmeyip lisanlarını hıfz etmezler. Allah insaf vere.
OSMANLI'DA SADRAZAMIN FUHUŞA VERDİĞİ CEZA

Osmanlı Devleti’nde fuhuş şiddetle cezalandırılan bir suçtu. 22 Haziran 1602 tarihli bu küçük belgede Beylerbeyi Hanı’nda yakalanan üç fahişeden ikisinin teşhir edilmesi ve birinin de çuvala konulup asılması sadrazam tarafından emrediliyor. Teşhir ve çuvala konulup asılma nasıl gerçekleştiriliyordu bilmiyorum, araştırmak lazım. 

Bu küçücük kâğıttan aynı zamanda bir döneme Suhte İsyanları olarak adını veren isyancı öğrencilerin elebaşılarından birinin adını öğreniyoruz. Suhte Sinan isimli bu isyancıya aynı zamanda Celali sıfatını da yakıştırıyor. Sadrazamın kesin emridir. Hakkından gelinecek.

Bu tarihte sadrazam Yemişçi Hasan Paşa’dır. Çok zalim ve kan dökücü bir sadrazam olarak iyi bir isim bırakmamıştır.

Belge Metni:

Beylerbeyi Hanı’nda ahz olunan üç nefer fahişelerin ikisi teşhir olunup biri çuvala konulup salboluna deyu buyruldu.

Ve Sinan Suhte nâm Celâlînin hakkından gelinmek buyruldu. Ehl-i fesâd suhteler başı imiş.
1011.M.2 [22 Haziran 1602]


Sinan Çuluk Yazılarından....


SULTAN İKİNCİ ABDÜLHAMİD’İN SADARET TEVCİHİ HATT-I HÜMAYUNU

Sultan İkinci Abdülhamid’in Hüseyin Hilmi Paşa’yı Sadrazamlığa, Ziyaeddin Efendi’yi Şeyhülislamlığa getirdiği Hatt-ı Hümayunudur. Kendi elinden çıkma olup altındaki imzası ile de ayrıca öneme haizdir. Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa iki ay görevinde kalabilecek, 31 Mart olayı olarak bilinen hadisede (13 Nisan 1909) yerini Tevfik Paşa’ya bırakacaktır. Abdülhamid’in göreve tayin ettiği Sadrazam ve Şeyhülislama Kanun-ı Esasi’yi koruma ve memleketin asayişini sürdürmeyi kesin olarak emrimdir vurgusu önemlidir. Sultan Abdülhamid bu tedbirlere rağmen tahttan indirilme yolunu bir türlü kapatamamıştır.

Belge Metni:

Bihi
Vezir-i Meâl-i Semîrim Hüseyin Hilmi Paşa
Kamil Paşa’nın hasbe’l-lüzum vuku‘-ı infisaline mebni mesned-i Sadaret sadakat ve ehliyetinize binaen uhdenize ve mesned-i Meşihat dahi Rumili Kadıaskeri Ziyaeddin Efendi uhdesine ihale ve tevcih kılınmağla diğer vükelanın bi’l-intihab memuriyetleri icra olunmak üzere arzı ve Kanun-ı Esasi’nin muhafazası ve memleketin idame-i asayiş ve emniyeti ve Devlet-i Aliyye ve Memalik-i Şahane’mizin umran ve terakkisi ve kâffe-i tebaamızın saadet-i hâl ve refâhı esbabının istikmali nez[d]imizde be-gayet mültezem olduğundan ana göre sarf-ı mesai ve gayret olunması matlub-ı kat‘î-i Şahanemizdir. Cenab-ı Hak tevfikat-ı ilahiyyesine mazhar buyursun. 22 Muharrem 1327 – [13 Şubat 1909]
Abdülhamid


Sinan Çuluk Yazılarından alınmıştır..
ŞÜHEDÂYA LÂYIK EVLATLAR OLABİLMEK DUÂSIYLA...

"Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek: 
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek. 
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar... 
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar, 
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!"

"Mehmed Âkif Ersoy, Çanakkale Şehitlerine"den

Fotoğraf: Çanakkale savaşı için ailesiyle vedalaşan bir asker...