13 Mayıs 2013 Pazartesi


Taht Uğruna Baş Veren Canlar Sıradışı Osmanlı Şehzadeleri 


Şehzade Mustafa, babasının elini öpmek ve bağlılık bildirmek için çadırına doğru yola çıkar. Mustafa nereden geçse asker cuşa geliyor; gülbanlar çekiliyor, dualar ediliyordur. Anlaşılan o ki; Mustafa askerin gönlünde çoktan saltanatını kurmuş, sultan olmuştur. Ancak bunlar mevcut sultanın pek hoşuna gitmez, kendi canından bir parça da olsa saltanat ortak kabul etmez. 
Şehzade çadır önüne geldiğinde taraftarı olan bazı görevlilerce "Gitme seni öldürecekler" diye uyarılır ancak Mustafa kulak asmaz "Hayır babam beni öldürmez" der ve çadıra girer...

Şehzâde Mustafa çadıra girdiğinde sultan babasının yerine yedi tane sağır ve dilsiz cellatla karşılaşır. Mustafa orada her şeyin bittiğini anlamıştır. Fakat pes etmez savaşır pehlivan kuvveti, buruk yüreği ile cellâtları yere sermeyi başarır. Bir ara doğrulur tam kendini çadırın dışına atacağı esnada, saray görevlisi olan Zal Mahmud'u görür karşısında, Mustafa umar ki yardıma gelmiştir, kendisi için can verecektir, ancak nafile, Zal Mahmud vaatlere aldanıp Şehzadeye çoktan ihanet etmiştir. Zal Mahmud, bahtsız Şehzadeyi bir darbe ile yere indirir, yedi cellâdın yedi ilmeği yılan misali boynuna dolanır. Mustafa pes etmez son nefesine kadar boğuşur ama ne çare ki, kaderin önüne geçemez, infazını engelleyemez.

"Bu ne ilktir ne de son olacaktır; isyana kalkışan şehzade cellât elinde solacaktır..."

Osmanlı şehzadelerinin sıradışı hayat hikâyelerinin anlatıldığı bu eseri okurken tüyleriniz ürperecek, gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız.

10 Mayıs 2013 Cuma



11 Mayıs Cumartesi Saat:13 'da Kocaeli Kitap Fuarında imza günüm ve konferansım var....
Davetlisiniz...


4 Mayıs 2013 Cumartesi

DÜNYANIN EN YAŞLI ADAMI ZARO AĞA



İstanbul Eyüp Kabristanı'nda, Eyüp Sultan Camii’nin arkasından Kaşgâri Dergahına  çıkarken meşhur Piyer Loti Kahvesi'ne çıkan dik yokuşun ortasından sola doğru olan mezarların arasında dar bir yol bulunmaktadır. Bu yolun kenarındaki yeşil parmaklıklardan bir mezar taşı yükselmektedir. Heybetiyle yükselen bu mezar taşının üzerinde yazan "Bitlisli Şemsi Ağa Oğlu 157 Yaşında Ölen Zaro Ağa'nın Ruhuna Fatiha 1934" yazısından da anlaşılacağı üzere dünyanın en yaşlı insanı olarak tüm dünyaca kabul edilen Zaro Ağa bu mezarda yatmaktadır.

                     Bitlisli Şemsi Ağa'nın oğlu Zaro Ağa, tam 157 yıl yaşamış bir imparatorluk,  10 padişah, yirmi sekiz vezir-i azam,bir cumhuriyet, iki reis-i cumhur ve beş başbakan  görmüş, Cumhuriyet döneminde Atatürk’le tanışıp huzuruna çıkmıştır. Dünyanın en çok yaşayan insanı olarak tüm dünya kayıtlarında yer alan Zaro Ağa’nın koca ömrü şöyledir;

Sultan I. Abdülhamid Han’ın padişahlığı döneminde, 1777 yılında Bitlis'e bağlı Mutki ilçesinin Meydan Köyü'nde dünyaya geldi. Çocukluk dönemi doğduğu köyde geçen Zaro Ağa, 20-21 yaşlarına İstanbul’a gelir. Güçlü kuvvetli bir delikanlı olması münasebetiyle İstanbul'da yapılan şimdilerde ise tarihi değerlerimizden kabul edilen Nusretiye Camii, Ortaköy Camii, Selimiye Kışlası ve Dolmabahçe Sarayı gibi pek çok değerli yapının inşaatında çalışır.
1798 yılında askere alınır ve Cezzar Ahmet Paşa komutasındaki orduda, Akka kalesinde, Napolyon’un ordularına karşı savaşan Zaro Ağa yakışıklı iri kıyım olduğu için, saray görevlilerinin dikkatini çekmiş ve askerliğini sarayda yapmıştı. 1800'lü yılların başlarında Sultan III. Selim'in emri ile Nizam-ı Cedid askerleri için inşa olunan Selimiye Kışlası'nın inşaatında çalıştı. 1826 yılında Yeniçeriliğin kaldırılması sırasında Zaro Ağa bu ocaktaydı. Ancak Yeniçeri kıyımından Ayasofya'nın mahzenlerinde saklanarak kurtulabilmişti. Zaro Ağa bu maceralardan sonra tekrar eski hayatına döner.

                      İstanbul’da ikamet edip hayatını bu şehirde idame ettirmeye çalışan Bitlisli Zaro, Sultan I. Abdülhamid, III. Selim, IV. Mustafa, II. Mahmud, Abdülmecid, Abdülaziz, V. Murad, II. Abdülhamid V. Mehmet Reşat ve VI. Mehmed Vahdeddin ile beraber toplam on padişahın saltanatını ve Abdülmecid Efendi'nin de halifelik dönemlerini görür. Osmanlı’nın son dönemlerine damgasını vuran Kabakçı Mustafa İsyanı'nı, Yeniçeriliğin kaldırılışını, Tanzimat'ın, Birinci ve İkinci Meşrutiyet'ler ile Cumhuriyet'in ilanını da bizzat tanık olur. Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilişini, Cumhuriyetin kuruluşunu ve halifeliğin kaldırılışına görmüştür.
Cumhuriyetin kuruluşu ve halifeliğin kaldırılışından sonra dünyanın en uzun ömürlü insanı olarak basında yer ana Bitlisli Zaro, Mustafa Kemal Atatürk’ün karşısına çıkarılır ve  ona Sultanım diye hitap eder ve ardından şöyle söyler.
“Sultanım çok iyi şeyler ettin lakin kadınlara fazla hürriyet vermen yanlıştır”

                     Bizzat kendisinin söylemiyle uzun ve sağlıklı yaşamını çok yoğurt yemesine bağlayan Zaro Ağa, 157 yıllık ömründe Kırım Harbi, Rus Harbi, Plevne, Kafkas Savaşı, Balkan Harbi ve daha bir çok savaş görmüş I. Dünya Harbini yaşamış ve sonuçlarının getirdiği zorluklara katlanmıştı. İstanbul’un işgal yıllarında ülkenin vahim durumuna da tanık olmuştu.
Zaro Ağa Tophane'de küçücük mütevazı bir evde otururdu. Akşam yemeklerini erken yer, sofrasında bir tek yoğurt veya ayranla ekmek bulunurdu. Ve bu âdeti 100 seneden beri böyle devam etmekteydi. Soranlara "Uzun yaşamak isteyen bol bol yoğurt yesin" derdi. Rivayetlere göre 157 yıllık ömründe 20 defa evlenmişti. İstanbul'da ve Siirt'te bir çok yeni ve eski eşi vardı. İstanbul'da çalıştığı için zaman zaman Siirt'e gider, oradaki eşlerini ziyaret eder, para bırakır, tekrar İstanbul'a dönerdi. Bazen Siirt'te yeni bir eş de bulurdu. Zaro Ağa'nın bu evlenip boşanma özelliğinden dolayı bir çok çocuk ve torunu bulunuyordu. Son dönemlerinde çocuklarının ve torunlarının sayısını kendisi de bilmiyordu.

İstanbul’da uzun müddet hamallıkta yapan Bitlisli Zaro daha sonra hamallık teşkilatını kurdu. Zaro Ağa’nın ölümünden sonra İstanbul’daki hamallar bir hafta çalışmamışlardı.
Kurtuluş Savaşı sırasında 150 yaş civarında olan Zaro Ağa gayet dinç ve sağlıklı bir görünüme sahipti. Epey uzun boylu olması münasebetiyle heybetinden yanına kim gelirse gelsin kendisinden oldukça küçük görünmekteydi.
Ömrünün bu dönemlerinde uzun ömürlü olmasından dolayı epeyce ün yapan ve herkesçe tanınan Zaro Ağa Amerikalı iki Yahudi tarafından seni zengin edeceğiz vaatlerine kapılarak kimseye bildirilmeden Amerika’ya gitti.
Zaro Ağa Kurtuluş Savaşı sırasında 150 yaş civarındaydı. Yaşına rağmen dinç ve sapasağlam bir görünüşü vardı. Uzun boyluydu. Başkalarıyla yanyana geldiği zaman, diğerleri küçücük kalıyordu. Bu sebeple de bazı açıkgözler bundan faydalanmak istemişti. Seyahat için Amerikan Hükümeti müsaade vermiş, Zaro Ağa'ya bir kostüm satın alınmış, bir boncuklu entari ve bir takke yaptırılmıştı. Yolculuğa çıkarken yalnızca karısı ile vedalaşan Zaro Ağa orada ne yapacaksın? Ne yapmaya gidiyorsun diye sorulan sorulara "Ben şimdi içki aleyhtarlığı yapıyorum. Bu ana kadar ağzıma bir damla içki koymadım. Amerika'ya gidince kendimi göstererek içkinin fenalığını anlatacağım" cevabını vermiş. 
Zaro Ağa Amerika'da büyük bir törenle karşılandı. Türkiye dahil olmak üzere tüm dünya basını mecmualarında Zaro Ağa’nın Amerika’ya gitmesine büyük yer verdi. Zaro Ağa Amerika’ya gidişinden sonra hiçbir Türkle görüştürülmüyordu. Bir zaman sonra da onu Amerika’ya götüren kişiler tarafından bir kostüm giydirip sirkte insanlara para karşılığı "Dünyanın en yaşlı insanı" diyerek gösterilmeye başlandı. Bu gösteriler esnasında ise fotoğraf çektirenlerden 10, öpmek isteyenlerden ise 15 dolar alınıyordu. Bu şekilde Amerika’da diyar diyar gezdirilip teşhir edilerek sırtından para kazanılan Zaro Ağa’yı şekilden şekle soktular.  

                     Ellerine boks eldiveni takıp fotoğraflarını çektiler ve gazetede basıp "150 yaşında ama gençlere meydan okuyor" diye başlık attılar. Eline bir bardak ayran tutuşturup "150 yıllık yaşamımı ayrana borçluyum" dedirttiler. Etrafını saran genç kızlarla çekilen fotoğraflarını "150 yaşında fakat yine de çapkın" diyerek yayınladılar.  Kendisini Amerika’ya götüren kişiler işi bittikten sonra Zaro Ağa’yı tekrar aldıkları yere Tophane'deki o tahtadan küçük evine geri bıraktılar hem de beş parasız bir vaziyette.

                     Ülkeye döndükten sonra çok para kazandın zengin oldun diyen gazetecilere elini yere doğru indirip küçük bir tepe işareti yaparak şunları söylemişti: "Her akşam nah böyle para geliyordu. Amma bana beş para bile vermediler. Tok gittim, aç geldim."
Genç kızlarla gazetelerde çıkan resimlerine istinaden orada çok çapkınlık yaptın diyen kişilere de şu cevabı vermişti, "Bir kere bile yan gözle bakmadım, eşlerime ve çocuklarıma karşı sorumluluklarımı biliyorum. Ama her şeyden önce Allah'a karşı sorumluluklarım var".

Amerika’da gördüğü muameleden sonra beş parasız ülkesine dönen Zaro Ağa tam insanlara olan güvenini ve hayata karşı umudunu kaybettiği sırada dönemin Büyük Şehir Belediyesi tarafından kendisine odacılık görevi verilerek yaşamını idame ettirmesi sağlandı. 157 yaşında bulunduğu sırada Zaro Ağa bir anda hastalandı ve yatağa düştü. Zaro Ağa 29 Haziran 1934 yılında 157 yaşında Şişli Etfal Hastanesi'nde prostat kanserinden Hakk'ın rahmetine kavuştu.
Ölümünden hemen sonra Adli Tıp Enstitüsü'nde otopsisinde Zaro Ağa’nın  ciğerlerinde ilerlemiş tüberküloz, kalbinde büyüme, beyin damarlarında tıkanıklık gibi önemli bir çok hastalığı olduğu ortaya çıkmıştı. Ancak  Zaro Ağa üç böbrekliydi. Üç böbrekli kişilerin kanı daha fazla süzüldüğünden uzun yaşadıkları rivayet edilir. Zaro Ağa'nın böbrekleri otopsiden sonra bir kavanozun içerisinde özel bir sıvıyla uzun süre, Sultanahmet'teki Sağlık Müzesi'nde sergilendi.
Zaro Ağa'nın vefat ettiği Şişli Etfal Hastanesi'ne bütün çocukları, torunları, torunlarının torunları gelmişti. Bir torunu feryatlar ederek şunları söylüyordu: "Beni de kessinler, beni de öldürsünler... Hoy hooy öldü babaam... Dünyasına doyamadan gitti...”
Zaro Ağa ömrünün son dönemlerinde bir ara Gedikpaşa’daki Nefise Mektebi’ne çağırılarak oradaki resim öğrencilerine üç gün modellik yapmıştır. O  sıralarda okulda görevli olarak bulunan Mihri Hanım isimli resim öğretmeninin anılarından öğrendiğimiz bilgiye göre üç günlük modellikten sonra Zaro Ağa bir daha okula uğramıyor. Bunun sebebini soranlara ise Bitlisli Zaro Ağa kendi şivesi ile şu cevabı veriyor.
“Kızlar hep gelip bana bakiyler. Aha biyle biyle göz kırpiyler. Sonra başımı, yanağımı okşiyler. Buraya bah, beri bah dirler. Hangisine bahayim bilmirem. Hepsi huriler gibi, bir iki dene olsa ne ise emme ben bu kadar kızı nideyim. Daha gitmem valla."


1 Mayıs 2013 Çarşamba

YABANCI GÖZÜYLE OSMANLI VE TÜRK TOPLUM YAPISI






                                   



                    
Bir zamanların asil şehri İstanbul, genç neslin eğitimi, nezaketi ve güzel ahlakıyla dünyaya ün salmıştı. Erkeğe-kadına, gence-yaşlıya, anneye-babaya, dedeye-ataya edilen hitaplar adeta name gibi söylenir karşısındakinin gönlüne sevgiyle inerdi. Özelikle aile büyüklerine büyük hürmet gösterilir, sözlerinin üzerine söz söylemek ayıp sayılırdı. Genç gençliğini bilir edebiyle oturur, çocuk küçüklüğünün farkındalığıyla büyüklerinin yanında sükûtu ezber eylerdi.

Şimdilerde ise hanımefendi yerine teyze, beyefendi yerine ihtiyar veya amca biraz kızınca da moruk denilmekte, akranına ve ya muhatabına saygıdan edepten uzak hiçbir anlam ifade etmeyen kelimeler zikredilmektedir. Ulan ve bundan da baya sözler sıradanlaşmış, küfür normal görülür duruma gelmiştir. Çocuklar arsızlaşmış, istediği alınmayan çocuklar sokak ortasında ağlar ve anneye babaya saygısızlık eder hale gelmiştir.

Oysa bundan çok değil birkaç yüzyıl öncesine kadar durum bundan oldukça farklıydı. Kadına hanımefendi, erkeğe beyefendi denir, yaşlıya efendi ve ya efendibaba diye hitap edilirdi. Dosta arkadaşa candan hürmet gösterilir, incinmesin diye naif kelimelerle söz söylenirdi.

Bunlar Osmanlı dönemine ait mevcut eserlerimizde çokça zikredilmektedir fakat batılı seyyahların ve yazarların kaleminden de birçok defalar anlatılmıştır. Bakın 19. Yüzyılda İstanbul'da yaşamış Fransız gezgin A. Brayer'in “Neuf annees â Constantinople” isimli eserinde durumu nasıl anlatıyor. Fransız gezginin Türklere yönelik tespitleri oldukça etkileyicidir.

                     “Türk çocukları başka memleketlerdekilere benzemezler. Ne gürültü ederler, ne de ağlayıp dururlar. Şark’ta geçirdiğim üç seneye yakın zaman zarfında hiçbir Türk çocuğunun bağırıp çağırdığını işitmedim. Mektebe gittiklerini gördüğüm yavruların tavırları sakin, yürüyüşleri vakuraneydi (ağırbaşlıydı)” .

Birbaşka yazar Guer’de Türk gençleri hakkında şöyle söylüyor;

                      “Türk toplumunda, baştan çıkmış, yüz kızartıcı işler yapan çocuk nadirdir. Ana ve baba saygısı çok büyüktür. Aile büyüklerinin sözleri dinlenir. Türklerin pek mükemmel görgü kuralları vardır. Hepsine can-ı gönülden riayet ederler”.

Türk dostu olarak bilinen ünlü Fransız yazar, şair ve politikacı La Martine 1897 tarihli eserinde ise Türk çocuklarının dürüstlüğünü şu sözlerle ifade eder;

                     Çocuklar çok dürüsttür. Sokakta bir şey bulan çocuk derhal sahibini aramaya başlar”.

Gençlerin ve çocukların terbiyelerinden başka Osmanlı toplumu, insanları ve sosyal hayatı konusunda, Avrupalı gezginlerin sayısız tespitleri olmuştur. Bunlardan bazıları şöyledir;

Tanınmış yazar Edmondo de Amicis ise Osmanlı halkını şu ifadelerde ülkesine anlatır;

"Tetkîk ve tespitlerime göre, İstanbul'un Türk halkı, Avrupa'nın en nâzik ve en kibar topluluğudur. Koca şehrin en ıssız sokaklarında dahi, bir yabancı için hiçbir hakaret ve zarara uğrama tehlikesi yoktur..."

Ünlü yazar Du Loir ise yıllarca incelediği toplumsal yapımız üzerine 1650’li yıllarda hazırladığı Seyahatnamesinde Türkler hakkında şu tespitlerde bulunmuştur;

"Hıristiyan memleketlerinde, pek yaygın olan küfürbazlık, öfke ve intikam hissi, Türklerde yoktur.” Türkler ve Osmanlı toplumu bazı kötülükleri değil işlemek o kötülüklerden haberdar bile değillerdir.” "Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyasetiyle medenî hayatı, bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir."

1700'lü yıllarda İstanbul'da yaşamış olan Fransız müellif Motray, anılarını kaleme alırken Osmanlı’ya şu şekilde yer veriyor;

"Türk dükkânlarında, hiçbir zaman tek meteliğim kaybolmamıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkâncılar arkamdan adam koşturmuşlar, hattâ birkaç kere Beyoğlu'ndaki ikametgâhıma gelmişlerdir."

Fransız generallerden Comte de Bonneval ise, Türkler hakkında şu hükmü vermiştir;

"Haksızlık, mürabahacılık, inhisarcılık ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında meçhuldür. Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır."

1740 yılında İstanbul’da bulunan İngiliz sefiri Sir James Porter, 1740'ların İstanbul'unu şöyle anlatıyor;

"Gerek İstanbul'da, gerekse İmparatorluğun diğer şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkân bırakmayacak şekilde ispat etmektedir ki, Türkler çok medenî insanlardır."

Comte de Marsigil isimli bir batılı gözlemcinin anlattığı üzere “Türkler hiçbir zaman yere tükürmezler” dediği gibi Batı'da dilden dile dolaşan bir tevatür de şöyleydi; "İstanbul'dan bir şey satın alırken tüccarın menşeine dikkat edin; Yahudi ise istediği fiyatın üçte birini, Rum ise yarısını, Türk ise tamamını veriniz!"

İngiliz yazar Thornton’un pek çok kez zikrettiği bir tespitide de şöyledir;  "Türklerin ahlâkı, çocuklukta, iyilik telkini alarak değil, toplumda kötü örnek görmeyerek gelişir...

F.H.A. Ubucini’nin iki ciltlik “La Türkiye Actuelle” (Türkiye Günlüğü) isimli eserinde ise Osmanlı halkının evlat sevgisini ve evladın da aileye olan saygısını şöyle anlatılıyor;

                     Çocuklarını daha fazla şefkat ve alâka içinde yaşatan bir memleket de bilmiyorum. Sokaklarda çocuğunu omzuna, kucağına alarak yürüyen, onu fazla yürütmekten, yormaktan sakınan çok baba görülür. Ama büyüyen çocuk, babasına büyük saygı gösterir. Emretmedikçe oturmaz. Yalnız “Baba” şeklinde değil, babasının unvanı neyse ‘Efendi Baba’, ’Ağa Baba’, ’Bey Baba’, ‘Paşa Baba’ diye hitab eder. Küçük kardeş, büyüğüne saygı gösterir. Büyük kardeş asla ismiyle çağırılamaz, ‘Abla’ veya ‘Ağabey’ denir ki bizim dilimizde bu kelimeler meçhuldür.”

                     Fransız gezgin Dr. A. Brayer’in “Neuf annees â Constantinople” ismindeki kitabının 1836 Paris baskısının 1. cildinin 224. sayfasında ise Türklerin evlât sevgisi şöyle anlatılır:

                     “Erkeklerde de, kadınlarda da evlât sevgisi çok barizdir. Türklerin hafta tatiline tesadüf eden Cuma günü ve bilhassa Ramazan ve Bayram günleri sokaklarda Müslüman-Türk’ün göğsünü kabartan oğlunun elinden tutup ağır ağır gezdirdiği, çocuk yorulunca kucağına aldığı, daima devam ettiği kahvenin pikesinde yanına oturup şefkatle hitabettiği, evlâdına tam bir ana şefkatiyle baktığı görülür.”

                     Aynı eserin 225. ve 226. sayfasında da Brayer, Türk ve Frenk çocuklarının birbirlerinden oldukça farklı olduğunu şöyle anlatıyor;

                     “Osmanlı’da analarla babaların ve ninelerle büyük ninelerin çocuklarına en tatlı sözlerle hitâb edip en candan ihtimamlarla baktıklarını yukarıda görmüştük. İşte bundan dolayı Osmanlı’da çocuklar yetişip adam oldukları zaman analarıyla babalarını yanlarında bulundurmakla iftihar ettikleri ve küçükken onlardan gördükleri şefkate mukabele etmekle bahtiyar oldukları hâlde, başka memleketlerde çok defa çocuklar olgunluk çağına girer girmez, analarıyla babalarından ayrılmakta, mali menfaatleri hususunda onlarla çekişe çekişe münakaşa etmekte ve hatta bazen kendileri refah içinde yaşadıkları hâlde onları sefalete yakın bir hayat içinde bırakmakta ve zavallılara karşı adeta yabancılaşmaktadırlar."

Ne diyelim yeniden örnek alınıp takdir edilen bir toplum olmak dileğiyle….

30 Nisan 2013 Salı

GÜL BABANIN GÜLLERİ





                                                                


                 Fatih Sultan Mehmed Han’ın ölümünün ardından tahta geçen Oğlu II. Beyazıd avdan dönüyordu. Yorgundu ve bir an evvel saraya dönüp dinlenmek istiyordu, ansızın atını durdurdu havayı kokladı ve derin derin nefes alıp ferahladıktan sonra sordu:

                "- Bu güzel kokular da nereden geliyor böyle?"

                 Yanındaki vezirlerden biri cevap verdi:

                "- Devletlü Padişahım! İstanbul kuşatmasına katılan gazilerimizden tabiat aşığı biri vardır ki, O'na Gül Baba derler. Aksakallı, nur yüzlü bir ihtiyardır. Şu yamaçları güllerle ve dahi türlü çiçeklerle donattı. Bu hoş kokular O'nun bahçesinden gelmektedir."

                Vezirin anlattıklarını dikkatle dinleyen padişah!
                "- Merhum babamın bu gazi askerini ziyaret etmek isterim!"

                Beyazıd Han; ve maiyeti tüm yorgunluklarını unutmuşlardı. Gül Baba'nın kulübesine doğru yürüdüler. Kulübeye doğru yaklaştıkça gül kokuları artıyor, insanın gözü-gönlü açılıyordu. Değerli misafirlerin geldiğini gören Gül Baba koştu, onları kapıda karşıladı. Padişah, daha atından inmeden sordu:

                "- Savaşta bastığı yeri sarsan, barışta oturduğu yeri gül bahçesine çeviren yiğit asker, selam sana!"

                Gül Baba mahçup olmuştu, güçlükle konuşabildi:

                "- Sizden böyle iltifatlar görmek bizim için ne büyük şereftir Sultanım, sağolun!"

                "- Sen ki, İstanbul'u fetheden ordunun bir neferi olarak şereflerin en büyüğünü almışsın Gül Baba. O büyük şerefin yanında bizim sözlerimizin hükmü mü olur?"

                Gül Baba tebessümle başını öne eğerken Padişah atından indi ve Gül Baba'nın gösterdiği mindere bağdaş kurup oturdu. O'nun kendi elleriyle pişirdiği kahveyi yudumlayıp yorgunluğunu giderdi. Sonra da şöyle bir teklifte bulundu:

                "- Dilersen seni saraya alayım. Artık çalışma da yaşlılık devrini dinlenerek geçir!"

                "- Sağolun Sultanım! Burada oturmak benim için daha iyi. Amma bir iyilik yapmak istersen, şu kulübemin bulunduğu yere bir mektep-medrese yaptır ki, memleketimizin çocukları ilim-irfan öğrensinler!"

                Gül Baba'nın sözleri Padişah'ı çok duygulandırmıştı. Yerinden kalkarken O'nu mutlu edecek cevabı verdi:

                "- Gönlün rahat olsun Gül Baba, dilediğin olacaktır!"

                 Sonra bahçeyi gezdiler...

                 Padişah gülleri okşuyor, eğilip kokluyor ve yanındakilerle konuşuyordu. Bu arada Gül Baba da özenle seçtiği gülleri koparıp demet yapıyordu. Padişah ayrılırken O'na bir demet sarı, bir demet kırmızı gül verdi. Padişah gülleri alıp kokladı, bağrına bastı ve atını sürüp gitti.

                 Kısa zaman sonra ise Gül Baba'nın kulübesi yıkıldı ve oraya büyük bir bina yapıldı. Zaman içerisinde okul oldu, hastane oldu ama hep insanlığa hizmet etti. 1868 yılında "Mekteb-i Sultani" adıyla yeni bir kimliğe bürünen okul, Cumhuriyet döneminde de "Galatasaray Lisesi" adını aldı.

               Gül Baba'nın Sultan İkinci Bayezıd'a verdiği o güzel kokulu sarı ve kırmızı güller önce bu lisenin, sonra da Galatasaray Spor Kulübü'nün sembolü oldu.

               Gül Baba'nın türbesi bugün de orada, okulun bahçesindeki yeşillikler arasındadır.

25 Nisan 2013 Perşembe








                                         SAHİ NEYDİ ÇANAKKALE




Heryıl Çanakkale Savaşı’nın

sene-i devriyesinde

yapılan anma törenleriyle

türlü çalgılar,

konuşmalar, gösteriler

ve yürüyüşler eşliğinde

andığımız şehitlerden bir

Kur’ân-ı Kerim Hatm-i Şerîfini  

çok görmek miydi Çanakkale Ruhu dedikleri şey?


Çanakkale Savaşı, Çanakkale Ruhunu anlamak adına yıllarca konuşuldu, yazıldı, seminerler verildi ve akın akın insanlar Çanakkale’ye ziyarete teşvik edildi. Çeşitli belediyeler Mehmedim’e selam sloganlarıyla beldelerindeki halkı hiç ücret taleb etmeden Çanakkale’ye götürdü, yedirdi, içirdi şehitlikleri ziyaret ettirdi. Yalnızca Türkiye’den değil dünyanın sair yerlerinden insanlar akın akın Gelibolu Yarımadası’na gelerek ecdadına dualar etti.
Yapılan programları izlerken, şehitlikler onarılıp abideleştirirken, kâh gözlerimiz doldu, kâh dilimizden dualar süzüldü. Çünkü yıllar yılı adeta bir unutulmuşluk, bir boşvermişlik bir vefasızlık vardı şehitlerimize.
Şimdi bizler Çanakkale’ye gittiğimizde anıt mezarlar karşılar bizleri duygulanır Fatihalar okuruz vatan toprağı için can veren ecdada. Ve belki de mutlu oluruz şimdiye dek yapılmayan anıt mezarlar şimdilerde yapıldı, yapılıyor ve ya yapılacak diye. Güzel şeyler yapıldı elbet, inkâr etmek hak yemek olur.
Ancak yıllar yılı Çanakkale Şehitliklerine yapılan vefasızlık şimdilerde anıt dikmeyle ve çeşitli anma törenleriyle telafi ediliyormuş gibi gösterilse de dikilen anıtların ruhsuzluğu ve kimliksizliği, yapılan törenlerin hiçbir yakışığı olmayan boş zırıltısı Çanakkale Ruhu denilen olayın maalesef hala anlaşılmamış olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.
Ruhsuz ve kimliksiz diyorum çünkü şehitliklerin isimler dışında kimliği yok. Diğer ülkelerin anıt mezarları ile karşılaştırdığımızda aralarında hiçbir fark yok. Kelime-i Tevhid ile can veren şehitler için yapılan şehitliklerde Müslüman olduklarına dair herhangi bir ibare yok. Dışarıdan gelen turistler dahi durumu eleştirirken, bizim idarecilerde hâlâ bilinç yok.
Bugün Avrupa’ya ve ya Amerika’ya gidin ve oradaki mezarlıkları ziyaret edin Hristiyan mezarları ile Çanakkale şehitlikleri arasında hiçbir fark olmadığını açıkça göreceksiniz. Adı şehitlik ancak şehide rastlar bir emare yok.
Hiçbir anlam ifade etmeyen beton yığınlarını bir araya getirmek miydi Çanakkale ruhu dedikleri şey? Yoksa belediyelerin halktan topladıkları vergilerle akın akın insanları oraya götürmek miydi? Mehmedim’e selam diyerek çıkılırken yola, yetkililerin; acaba şehidlerimiz ziyarete gelinsin için mi verdiler canlarını diye, kendi kendilerine sormaları gerekmez miydi? Din uğruna, iman uğruna, hilafet uğruna, devletin bekası uğruna can veren şehidler canlarını bunun için mi vermişlerdi. Din-iman bozulmasın, İslam’ın asırlardır bayraktarlığını yapmış bir milletin iman ahlakı elinden alınmasın diye mukavemet gösterilmemiş miydi düşmana?
Şimdi soruyorum! Osmanlı mezar tarzı üslubunda mezarlar yapılamaz mıydı? Onların mezarlarında dinlerini sembolize eden haç var, bizim şehitlerimizin mezarları da Müslüman mezarlarına benzeyemez miydi? Dikilen anıtlarda Türk-İslam kültürü birlikte anlatılamaz mıydı? Her yıl 19 Mart’ta yapılan törenlerde bir Kur’ân-ı Kerim okutulamaz mıydı? Anzaklar bile her yıl ülkelerinin önde gelen din adamlarını getirip dua ettirirken bizler de AYETLERLE DUALAR EDEMEZMİYDİK DEVLET ERKÂNI OLARAK.
Ne yazık ki; Çanakkale semalarında Allah’ü ekber nidaları ile can veren Mehmetçik şimdilerde Turistlik gezilerle anılıyor. Üç-beş sütun, birkaç cam parçası ile ruhları şad edildi sanılıyor. Gelir-gider, haram-helal kimsenin umurunda değil Mehmetçik bile siyasete alet ediliyor.
Peki, nedir Çanakkale;
Yüzbinlerce insanın şehid olduğu, toprağın altmış yılı aşkın bir süre kan koktuğu, dede, baba, oğul üç kuşağın vatanı korumak için kanının son damlasına kadar savaştığı Çanakkale Savaşları, Türk’ün mukavemetini kırmak isteyen İtilaf Devletleri’ne Türk’ün gücünü kanıtlamış, kendisini öldürmek isteyenlere son anında yaktığı hakikat meşalesiyle cevap vermiştir.
Türk’ün bayrağını yere düşürmemek, minareleri yıktırıp ezanı dindirmemek için yazılan bir kurtuluş destanıdır Çanakkale.
Türk’ün kendisini artık öldü sanan insanlığa verdiği en güzel cevaptır Çanakkale.
İtilaf Devletleri tarafından masa başında toprakları dağıtılan Osmanlı halkının, dirilip ayağa kalkması ile attığı Osmanlı Tokadıdır Çanakkale.
Savaş anında bir milletin dinini-milletini özetlediği ahlak gücüdür Çanakkale.
Umudun sönüp, ufkun karardığı, bir milletin sonbaharı yaşanırken yeşerttiği varoluş baharıdır Çanakkale.
Türk’ü dünyaya kanıtlayan, öldü denildiği anda yeniden dirilebileceğini anlatan, ölüsüyle bile dünyaya nam salan bir varoluş destanıdır Çanakkale;
Gün gelecek şehitlerimiz bunların hesabını elbet soracaktır.
Sormadan sorgulamadan oralara gitmek değil, vatan uğruna can veren şehitlere layık olabilmektir marifet. Çanakkale’yi turistlik gezilere uygun hale getirip ecnebi usulü mezar yapmak değil, İslam ruhu ile şahlanan kahraman askere Müslüman mezarı yapıp, gönüllere oturtabilmektir esas meziyet.

22 Nisan 2013 Pazartesi





                         DİLLERE DESTAN OSMANLI TOKADI


Deliler Osmanlı Tokadını
öyle şiddetli indirirdi ki;
tokada maruz kalan düşman askeri
ya ölür ya da savaşa devam edemeyecek duruma gelirdi.

Osmanlı’nın askeri sınıflarından biri olan Deliler 15. yüzyılda tarih sahnesine çıkmışlardır. İlerleyen zaman ve edinilen zaferlerden sonra ordunun önemli bir parçası haline gelen Delilerin asli görevleri, sefere ordunun en önünde gitmek ve düşman saflarına hücum etmekti. İri cüsseleri ve ürkütücü kıyafetleri ile düşmana korku salarak arkalarından gelecek birliklerin işini kolaylaştıran Delilerin bir diğer görevleri ise esir aldıkları düşman askerlerinden orduları hakkında bilgi edinmekti.

                    Silah olarak eğri pala, kalkan, mızrak ve bozdoğan taşıyan deliler, başlarına pars ya da benekli sırtlan derisinden yapılmış tüylü bir miğfer giyerlerdi. Kalkanları kuş tüyleriyle süslü olan delilerin giysileri ise aslan, kaplan ve tilki postundandı. Şalvarları ayı ve ya kurt derisinden imal edilirdi. Ayaklarına ise "serhatlik" denen sivri burunlu mahmuzlu bir çizme giyerlerdi.


 
Üzerlerinde ayı, pars ve ya sırtlan postundan kılları dışarıda şalvar giyerlerdi. Bayraklarında “Kaderde ne varsa o gelir başa” yazılıydı. 17. yüzyılda giysilerine yapılan değişikliğin ardından başlarına bir arşın uzunluğunda siyah kuzu derisinden üstü sarıklı bir kalpak giymeye başladılar.

                   Osmanlı Askeri birliklerinin arasında en önemlilerinden biri olan “Deliler” birliğine bu ismin verilmesinin sebebi ise akli dengelerinin bozuk olması hasebiyle değil, atılgan ve gözüpek olmalarındandı. Zaten “Deli” kelimesi Türkçe itibariyle “akıl almayacak derecede cesur” anlamında kullanılmaktaydı.

Milliyet bakımında Boşnak, Hırvat, diğer Slav halklardan askerlerin yer aldığı Deliler birliğinin büyük çoğunluğu Türklerden oluşmaktaydı.  Bu birliğe girebilmek için savaş tecrübesi ve maharet özellikleri gerekliydi. Gerekli özelliklere sahip askerler, tertiplenen törende yemin ederek delibaşlığını giyiyor ve ocağa katılıyordu.

Islatılmış mermer üzerine çıplak elle tokat atarak talim ettiklerinden inanılmaz bir bilek gücüne sahiplerdi. Korkunç görünümlü askerlerin yalnızca bir kalkanla ve bazen de hiçbir savunma aleti bulunmadan üzerlerine saldırdığını gören düşman askeri ne olduğunu anlayamadan, mermere meydan okuyan meşhur Osmanlı Tokadıyla karşı karşıya gelirdi. Deliler Osmanlı Tokadını öyle şiddetli indirirlerdi ki; tokada maruz kalan düşman askeri ya ölür ya da savaşa devam edemeyecek duruma gelirdi.

İşte dillere destan meşhur Osmanlı Tokadı bu sebeple dünyaya nam salmıştır.

60’ar kişilik “Bayrak” adı verilen askeri bölüklere ayrılan ve “Delibaşı” isimli komutanlarınca idare edilen Deliler, 16. yüzyılda; Rumeli beylerbeyi, Semendere ve Bosna sancak beylerinin yönetiminde olmuşlar, 17. yüzyılın sonlarında ise Anadolu beylerbeylerinin yönetimleri altında tutulmuşlardır.  18. yüzyılda bozulmaları ve köylere saldırmaya başlamalarıyla görevden alınmış, eşkiyalık faaliyetleri sebebiyle 1829'da dönemin padişahı Sultan II. Mahmud tarafından dağıtılmıştır.





20 Nisan 2013 Cumartesi





Ey İnsan;
Uzuvlarının zevkini tatmin eden,
Kalbine nedamet ağacı dikecektir.
Yumruk atmaktan zevk alanlar,
Belki dostlarının tekmeleri ile can verecektir.
Kendini Hakk’a değil;
Halka beğendirmeye çalışanlar,
Bir gün mutlak zelil olacaklardır.
İslami ahlaktan ayrılanlar,
Yollarını şaşırmış yolsuzlara benzeyecektir.
Ey İnsan;
Unutma ki ilim kalelerini cahalet kuşatmıştır.
En büyük marifet;
Hak’la Batılı ayırabilmektir.
Sır sendedir.
Sen cehalet çemberini yarıp,
İlim burcuna çıkıp,
Hakk’a tabi olmanın sefasını sürebilirsin.
Ey İnsan;
Her kopan takvim yaprağı yeni bir günü haber veriyor.
Peki sendeki yenilik nedir?

19 Nisan 2013 Cuma






       ENDÜLÜS FATİHİ TARIK BİN ZİYAD

 

 

"Ey Tarık!

Dün Berberi bir köleydin,

bugün muzaffer bir kumandansın.

Yarınsa toprağa gireceksin.

Sonra da Allah'a hesap vereceksin!"

Kölelikten fatihliğe kadar yükselen, İspanya’yı fethedip asırlar boyu hüküm sürmüş Got Krallığı’nı yerle bir eden Muzaffer kumandan Tarık bin Ziyad’ın gemileri yakması; yalnızca bir fetih için miydi? Yoksa, yerleşik bir inanç ve kültür evreni kurmaya yönelik bir yükseliş, işlevsel bir sıçrayış mıydı?
İspanya Endülüs’ü fetheden Tarık bin Ziyad’ın Doğum yeri ve tarihi hakkında kesin bir bilgi mevcut değildir.  Tarık Bin Ziyad, Emevî halifesi Velîd bin Abdülmelik zamanında (705-715) Kuzey-batı Afrika’nın fethi için vazifelendirilen Mûsâ bin Nusayr’ın âzâdlı kölesi olup, maiyetinde Kuzey-batı Afrika fethine katıldı. Mûsâ bin Nusayr, onun cesareti, vazife sevdası kabiliyeti, zekâsı ve başarısının farkına varınca emrindeki öncü birliklerin başına komutan tâyin etti. Daha sonra Berberîlerle yapılan savaşta Tarı bin Ziyad zafer kazanınca çeşitli hediyelerle birlikte makam vererek Tanca şehrine vâli yaptı.
Mûsâ bin Nusayr, Târık bin Ziyâd’da olan sağlam karakter, şiddete dayanıklılık, kahramanlık, kuvvetli azîm ve irâde, kuvvet, keskin ve isabetli karar verme, fasîh bir konuşma ve dinleyenlere derin te’sirler uyandıracak kuvvetli bir hitâbet ve kâbiliyetin farkındaydı. Ancak liderlerde bulunan bu gibi hasletler sebebiyle onu Endülüs’ü (İspanya’yı) fethe me’mur etti.
Tarık bin Ziyad emrine verilen 12 bin askerden oluşan bir ordu ile İspanya’nın güney sahillerine doğru yola çıktı.  Yıl 711 ve hedef İspanya’nın güney sahilleri idi ve Tarık bin Ziyad şöyle diyordu;

“Allah’a yemin olsun ki, okyanusa ulaşıp atımı suya sürünceye kadar bu niyetimden (İlah-ı Kelimetullah’tan) vazgeçmeyeceğim”.

Emrine verilen askerlerle birlikte hedefe doğru ilerleyen Tark Bin Ziyad, gemide ise şöyle dua ediyordu;

''Bindik katranlanmış gemilere, Allah nefislerimizi, mallarımızı ve ailelerimizi cennet karşılığı bizden alır. Bu uğurda birsey istersek kolaylaşsın bize, hiç aldırmayız kanlarımızın akıp gittiğine, şayet kavuşursak kavuşulması yüce olan şeye...''

Geminin güvertesinde bir ara uykuya daldı. Rüyasında Peygamber Efendimiz (s.a.v) ile şanlı Eshâbını (r.anh) gördü. Sahabenin her biri kılıçlarını kuşanmış, yaylarını germiş, oklarını düşmana fırlatmak için hazır bekliyorlardı. Peygamber efendimiz; “Ey Târık! Yoluna devam et!” buyurdular ve Eshâbı ile birlikte Târık bin Ziyâd’ın önünden Endülüs’e girdiler. Mes’ût komutan, Tarık bin Ziyad bu kutlu rüyadan uyandı. Artık Endülüs’ü fethedeceğine emindi.
 
Tarık Bin Ziyad askeri ile birlikte ilk olarak İspanya’nın güney sahilindeki Buheyra denilen yerde karaya çıkar. Daha sonra buraya Cebel-i Tarık Boğazı ismi verilecektir.

700’lü yıllarda o bölgede kökenleri German ırkına dayanan, Batı Roma İmparatorluğu’nu yıkarak, Roma’yı yağmalayan Batı Gotları (Vizigotlar) adlı bir kavim hüküm sürmekteydi. Bunlar oradaki halka ağır bir şekilde zulmetmekteydi. Zulümden ve esaretten bıkan halk, Güney Afrika Müslümanlarının burayı fethetmesini istemekteydi.

Tarık’ın ordusu ile bu bölgeye geldiği haberini alan Vizigotlar sayısı 70-100 bini bulan ordularını Tarık’ın ordusu üzerine sürdü. Vizigotlar sayıca daha fazlaydı. İslam ordusu endişeye düştü. Çarpışma yaklaşıyor ve gerilim yükseliyordu. İşte bu noktada Tarık askerlerinin zoru görünce kaçmasını önlemek adına, oraya gelmek için kullandıkları tüm gemilere ateşe verdi. Ve askerlerine dönerek şöyle dedi;

"İşte ey mücahidler! Arkanızda düşman gibi bir deniz, önünüzde deniz gibi bir düşman!"
 
“Artık bizim için geri dönmek olanaksızdır. Önünüz düşman, arkanız deniz ile çevrili bulunuyor. Direnmekten başka şansınız yok. Canınızı kılıçlarınızla kurtarmaktan başka bir şey yapamazsınız. Kısa bir süre derde ve güçlüğe katlanmayı göze alırsanız, uzun süre rahat edersiniz. Ben düşmana hücum ediyorum, siz de arkamdan gelip saldırın. Ben ölürsem zafere ulaşana ya da şehit olana dek savaşın”.

8-10 gün süren savaş oldukça zor geçmişti. Ancak Tarık’ın askeri dehası ve Kral Rodrik’in öldürülmesi İspanyolların gücünün tükenmesine ve geri çekilmesine sebebiyet verdi. Artık savaş kazanılmıştı.  Zafer tüm Kuzey Afrika’da sevinçle ve dualarla karşılandı. Musa bin Nusayr bundan sonra tüm İspanya’nın fethedilmesi için Tarık’a haber gönderip kendisini beklemesini söyledi. Ancak Tarık dinlemedi ve ordusunu üçe bölerek fetihlerine devam etti. Hem bozguna uğrayan İspanyol birlikleri kovaladı hem de kendini savunacak durumda olmayan yerleşim birimleri ele geçirdi. Kurtuba'ya kadar uzanan şehirler ardı ardına fethedilerek Toleytola ele geçirildi. Kısa süre içerisinde gerçekleşen fetihlerle 350 yıllık Got Krallığı sona ermiş oldu.
İspanya’yı fetheden, başarıdan başarıya koşan Muzaffer Kumandan Tarık Bin Ziyad, zafer kazanıp Toleytola şehrine girdikten sonra hükümdarın sarayında ayağının altına serilen hazineleri görünce kendi kendine hitaben şöyle seslendi.
"Ey Tarık! Dün Berberi bir köleydin, bugün muzaffer bir kumandansın. Yarınsa toprağa gireceksin. Sonra da Allah'a hesap vereceksin!"
Bundan sonraki esas hedefi İstanbul’u fethetmek olan Tarık Bin Ziyad yoluna devam eder ancak merkezden gelen daha ileri gitmemelerine dair emir üzerine Şam’a geri döner. Rivayetlere göre Musa bin Nusayr, oğlu Abdülaziz'i Afrika ve İspanya valisi tayin ederek Tarık'la birlikte Şam'a hareket etmiştir. 715 yılında yola çıktıkları sırada Emevi Halifesi Velid bin Abdülmelik ölür ve yerine Süleyman Bin Abdülmelik geçer. Yeni hükümdar Tarık ile Musa bin Nusayr'a ifadelerini aldıktan sonra söz dinmemelerinden dolayı kızgındır.
Bundan sonra Tarık bin Ziyad işlemiş olduğu suçun cezası olarak Şam dışına çıkamamış, kendisine hiçbir görev verilmemiştir. Hatta bir dönem hapsedildiği rivayet edilen Muzaffer kumandanın Şam'da düşkün bir hayat sürmeye mahkûm edildiği bilinmektedir. Doğum tarihi tam olarak bilinmeyen büyük fatih, 720 yılında Şam'da kederli bir vaziyette hayata gözlerini kapamıştır. Nerede öldüğü, mezarının nerede olduğu hakkında kesin bir bilgi mevcut değildir.
Büyük İslam kumandanı Tarık bin Ziyad’ın derdi eğer hazine olsaydı Got Krallığı’nın hazineleri kâfi gelmez miydi? Yiğitlik, bahadırlık olsun diye savaşsaydı on bin kişilik ordusuyla yüz bin kişilik ordunun karşısına çıkabilir miydi? Vaziyetin vehametine varıp öleceğini anladığında gemilerini yakabilir miydi? Asker geri çekilirken kılıcını çekip öne atılabilir miydi?
Çünkü “O” hedefe ulaşmadan asla geri dönmeyi düşünmeyen, tek yolun zafer olduğuna inanan İslam bayrağını tüm dünyaya asmak isteyen “hedefine yürüyen insanın önünde dünya kenara çekilir diyen yegâne komutan Tarık bin Ziyad’dı.

17 Nisan 2013 Çarşamba






                        Fena bir yok oluşa doğru sürüklendiğine bile kör kalmış halde insanlık.



Üzerinde yaşadığımız yeryüzünde hayatı kolaylaştırmak ve insanoğlunu mutlu etmek adına her geçen gün yeni icatlar ve keşifler oluyor. Yemeden içmeye, barınmadan giyinmeye kadar birçok konuda insanoğlu gün geçtikçe daha kolay yaşıyor, daha az vakit harcıyor. Geçmişte günlerce uğraşılıp yapılamayan nice işler şimdilerde saniyelerle yapılabiliyor.

Yemek, içmek, giyinmek, barınmak, eğlenmek ve sosyalleşmenin bu kadar abartıldığı, teknolojinin had safhaya ulaştığı, her vaziyetin kolaylaştırıldığı bir toplumda mutlu olması gereken insanoğlu; hep vakitsiz, hep mutsuz, hep umutsuz, hep şikâyetçi, hep bedbaht. Büyüklere saygı yok, küçüklere sevgi yok, sabretmek aptallık, iyilik saflık adını almış.

Her işin başında bulunan kişiye, yaptığı veya yönettiği iş emanettir.” Kaidesi çok gerilerde kalmış, emanete hıyanet marifet sayılıyor. İşler ehil olmayana veriliyor, mühendisin yaptığı kaldırım ikinci gün sökülüyor, devlet daireleri yan gelip yatma yeri, en ufak bir vaziyette eyleme gidilip iş bırakılıyor, eylem yapma adına kimse fazladan çalışayım demiyor, liyakatli olmak boş artık, tanıdıkla iş görülüyor, adam ayırılıyor, adam kayırılıyor, haram yeniliyor. Fakir fukaranın-garip gurabanın halinden habersiz; fakirin çocuğu için bulamadığı sütü zengin köpeğine veriyor. İnsan, kadın, çocuk ve artık ne yazık ki din sömürülüyor. Birileri daha mesut yaşasın diye diğerlerinin imhası savunuluyor.

Eğitim had safhaya ulaşmış, bir değil iki üniversite bitiriliyor, aileler tüm gelirlerini evlatlarının eğitimine harcıyor, her yerde üniversite, her yer kitap, herkes ehil, herkes eleştirmen, insanlar eğitimini tüketmiş okuyandan çok yazar var. Ancak yine aynı herkes;  saygısızlıktan, cahillikten, edepsizlikten şikâyetçi. Bu denli tezatların bir arada yaşandığı başka bir çağ varmıydı? bilemem ama fena bir yok oluşa doğru sürüklendiğine bile kör kalmış halde insanlık.

Sabah kalkılıyor,  işe gidiliyor, akşam geliniyor, dizi izleniyor, nete giriliyor, arkadaşlıklar paylaşımlar, sevgi gösterileri ve ibadetler buradan yapıldıktan sonra uyunuyor sonra sabah tekrar kalkılıyor, işe gidiliyor, hafta sonu bir arkadaşla dışarı çıkılıyor ve sosyalleşiliyor.  1+1 evler çoğalmış, yastıklar ikiye ayrılmış, anne, baba, evlat ayrı odada sanal dünyaya dalmış, dar mekânlarda mutlu olunması için üretilen onca konfor insanoğlunun yalnızlığına seyirci kalmakta. Vaziyete bu açıdan bakıldığında anlaşılıyor ki “insanoğlu özgürlük için sarfettiği çaba sayesinde bir hayli zararda”

Aslında çoğumuz bize dikte ettirilen aptalca şeylerle ömrümüzü tüketiyoruz. Özgürlük naraları atarken kendi kedimizi köleleştiriyoruz.  Ve ya bizi köleleştirmelerine müsaade ediyoruz. İnsanın sosyal varlık olduğunu dokunarak, bakışarak, güvenerek, konuşarak, severek yaşayabildiğini unutuyoruz. “yaşadığımızı sanıyoruz ama bizler ölü ruhumuzun hamallığını yapıyoruz”..

İnsanoğlu artık insanca yaşayabilmeli….