9 Nisan 2013 Salı

VİCTOR HUGO'NUN SON SÖZLERİ



             

Maceralı bir  hayatın düşündürücü son sözü, tarihten bir anekdot...

Fransız şair, yazar, devlet adamı Victor Hugo hayatı boyunca pek çok değerli esere imza atmış;  tiyatro yapıtları, şiirleri ve romanlarıyla başarıdan başarıya koşmuştur. Kendisini öne çıkaran çalışmaların başında 1862 yılında yayınladığı ve başyapıtı sayılan Les Miserables (Sefiller) adlı romanı gelmektedir. Bunun ardından 1866 yılında yayınladığı Les Travaillerurs de la Mer (Deniz İşçileri) ve L'Homme gui Rit (Gülen Adam) gibi önemli romanları sayesinde kendisini dünya edebiyatında başrole oturtmuştur.

Edebi yönünün yanında ateşli bir cumhuriyet ve demokrasi yanlısı olarak rejimi eleştiren yazılar yazması ve izlediği politika sebebiyle 1851 yılında ülkesinden kaçmak zorunda kalmış, Fransa’da cumhuriyetin yeniden ilan edilmesinin ardından Paris’e dönmüştür. Yazarlığının haricinde bir aile reisi ve baba olan Victor Hugo’nun çok sevdiği kızı Leopoldine'nin 1843'de kazayla boğularak ölmesi üzerine 1852 yılına kadar hiçbir eser vermeyerek adeta küskün bir hayat yaşadı.

Victor Hugo Paris’e dönmesinin ardından kurulan cumhuriyetle beraber Ulusal Meclise seçildi. Bu sayede Fransa’nın en seçkin ve saygın insanlarından biri oldu. Meclis’te Paris Komünü için verdiği çaba netice vermeyince giderek siyasal ve toplumsal yaşamdan uzaklaştı.

Yurdunun ve halkının çıkarlarını savunması nedeniyle tam yirmi yıl sürgünde kalan ve birde evlat acısı ile yüreği dağlanan Victor Hugo debdebeli ve maceralı bir hayatın ardından 83 yaşında Fransa’da ölüm döşeğinde iken;

"Tanrı'ya inanıyorum, ahirete inanıyorum; fakat hiçbir kilise papazını başımda istemiyorum. Beni seven bütün dünya insanlarının gönülden dualarını bekliyorum. Bu benim için kâfidir."
diyerek 22 Mayıs 1885 yılında hayata gözlerini yumdu. 

5 Nisan 2013 Cuma

DAĞ NE KADAR YÜKSEK OLURSA OLSUN YEL ONUN ÜSTÜNDEN ESER




Fatih Sultan Mehmed Han; İstanbul’u feth etmenin zamanı geldiğini düşünür ve Sadr-ı azamı Çandarlı Halil Paşa’ya “Paşa; artık vakti gelmiştir. Ya ölücez, ya da Konstantini alıcaz der”.
  Çandarlı Halil Paşa;
  –Sultanım Konstantiniyye’nin surları çok yüksektir asker helak olur o büyük surlar aşılamaz cevabını verir. Babasından kalma sadr-ı azamının verdiği cevaba hiddetlenen Sultan II.Mehmed Han kaşlarını çatar ve Hocası Akşemseddin hazretlerine bakar. Talebesinin ve şimdilerde hünkarının Sen ne dersin dercesine bakışını gören Akşemseddin.
Tok bir sesle şöyle der.
“Sultanım Dağ ne kadar yüksek olursa olsun yel, onun üstünden eser”.


YAVUZ SULTAN SELİM'İN PEYGAMBER HIRKASINI GİYİP HİLAFETİ OSMANOĞULLARINA GETİRMESİ






1516 Yılında Yavuz Sultan Selim Han’ın Mısır’ı feth etmesiyle artık tüm Arap Yarımadası Osmanlı hakimiyetine girmiş oldu. Yavuz Sultan Selim’de hadimü’l-haremeyni’i-şerifeyn ünvanını aldı. Kaynaklar, Mısır’ın fethi üzerine son Abbasi Halifesi III. Mütevekkil Allalah’ın hilafeti bir merasimle Yavuz Sultan Selim’e devrettiğini yazar. Buna göre, III. Mütevekkil Alallah, Yavuz tarafından Halep’te kabul edilmiş ve onun Kahire’ye girişinde yanında bulunduktan sonra İstanbul’a gönderilmiştir.
Yavuz Sultan Selim’in İstanbul’a dönüşünün ardından Eyüp Sultan veya Ayasofya Camiilerinin birinde yapılan törenle hilafet kılıcını padişaha kuşatarak ünvanını yeni sahibine vermiştir.
Bazı kayıtlara göre de Yavuz Sultan Selim, Mısır seferinden İstanbul’a dönünce, Ayasofya’da icra edilen bir törenle halife ünvanını üzerine almış; İstanbul’da ilk Cuma namazını Ayasofya’da kılan III. Mütevekkil, Peygamber Efendimizin Hırkasını Yavuz’un sırtına giydirmiş, böylece Hilafet Abbasilerden Osmanoğullarına intikal etmiştir.
                                                                                                                                          Nermin Taylan

KÜÇÜK KIYAMET 1509 İSTANBUL DEPREMİ





Fetihten tam 56 yıl sonra İstanbul’da Marmara Denizi Adalar yakınlarında Küçük Kıyamet adı verilen bir deprem meydana gelmiştir. Bu deprem Osmanlı kaynaklarına "Kıyamet-i Suğra" diye isimlendirilir.

14 Eylül 1509 Sultan II. Bayezıd döneminde, yer şiddetli bir şekilde sarsılır. İstanbul’un fethinden tam 56 yıl sonra meydana gelen eşi görülmemiş bu kıyamet Payitahtı yerle bir eder. Sarsıntının gece başladığı noktasında birleşen tarihçilere göre 13/14 Eylül Perşembe/Cuma başlamıştır. Değişik aralarla 30 yahut 45 gün sürdüğü rivayet edilmektedir. Enteresan bir rivayete göre de Sultan II. Bayezıd; İstanbul’un muhtelif semtlerinde dört yüz kuyu kazdırmış ve güya yine buna göre sarsıntıların önü alınmıştır.

Bu küçük kıyamette; beş bin kadar insan yok olmuş, 109 camii ve mescitle 1070 veya 1300 ev temelinden yıkılmış ve İstanbul surlarıyla Topkapı Sarayı’nın bir çok yeri harab olmuştur. İstanbul ahalisi 45 gün kadar bahçeler ve açık yerlerde yatmıştır. Hatta Padişah için sarayın bahçesine "çatma odalar" kurulmuştur. Bu felaket esnasında bir çok anaların evlatlarını, aile fertlerinin birbirini kaybettikleri rivayet edilir. Depremde 160.000 nüfusa ve 35.000 yerleşim birimine sahip olan İstanbul'da, aralarında Osmanlı hanedanından bazı kişilerin de bulunduğu 13000 kişi ölmüş, 1070 ev tamamen yıkılmıştır.

Bu deprem o kadar büyük bir alanı içine almış ve o kadar çok etkili olmuşdur ki; Şehrin Surları, Edirnekapı, Silivrikapı, Yedikule, İshak Paşa Kapısı, Topkapı Sarayı, Fatih Camii, Anadolu Hisarı, Yoros Kalesi, Boğaziçi, Heybeliada, Burgazada, Silivri, Rumeli Hisarı, Kızkulesi, Haliç, Galata ve Pera ağır hasar görmüştür. Birçok kervansaray, hamam, mescid yıkılmıştır.

"Kıyamet-i Suğra"nın tamamen dinmesinin ardında İstanbul’da imar çalışmaları başlatılarak yıkılan evler yeniden yapılmıştır. Halktan deprem vergisi alınarak zarar gören hasarlı yapılar tamir edilmiştir. 

OSMANLI ŞEHZADELERİNİN SÜNNET DÜĞÜNLERİ



Levni’nin Surnâme adlı eserindeki minyatürlerden anlaşılacağı üzere Osmanlı’da hanedan düğünleri,  binbirgece masallarını dahi gölgede bırakacak derecede görkemli yapılırdı. Halkında bizzat iştirak ettikleri bu sünnet ve izdivaç düğünleri ilk dönemlerde At Meydanı denilen şimdiki Sultanahmet Meydanı’nda yapılırdı. On beş günden otuz güne hatta kırk kırkbeş gün dahi devam eden düğünler çeşitli eğlencelerle uzayıp giderdi.
Birçok geceler ve günler süren bu muhteşem düğünlerin hazırlıkları aylarca evvelden başlar ve hazinelerle paralar sarfedilir: fakat bunlara büyük ve küçük, müstakil ve tabi devletlerin hemen hepsi davet edildiği için, onlardan gelen efsanevi Peşkeşler düğün masraflarını gölgede bırakırdı.
Bu muhteşem düğünlerden bir örnek verecek olursak; sonradan III. Mehmed ismiyle tahta çıkacak olan şehzade Mehmed’in sünnet düğünüdür. Rivayete göre 29 Mayıs Salı gününden, 24 Temmuz Salı gününe kadar devam eden bu düğün Osmanlı şenliklerinin en muhteşemidir.
At Meydanı’nda yapılan düğünlere tüm halk iştirak eder kurulan sofralarda büyük ziyafetler verilirdi. Hanedan mensupları, kullarının ihtiyaçlarını sonuna kadar gözetir, ,ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarının giderilmesini önemle emrederlerdi. Gece gündüz devam eden düğün eğlenceleri adeta bayram havasında geçerdi.




FATİH VE İSTANBUL




         FATİH VE İSTANBUL


Askerlik tarihinin en parlak ve en başarılı simalarından olan Fatih Sultan Mehmed, askeri başarılarıyla Osmanlı Devleti’ni büyük bir imparatorluğa dönüştürmesinin yanı sıra eğitime ve kültüre de büyük önem vermiştir.  Dünya tarihinde bilinen en eski eğitim kurumlarından biri olan Sahn-ı Seman’ı kurmuştur. Döneminin en önemli ilim adamlarından olan Ali Kuşçu’yu Anstronmi ilmi alması için  Semerkand’a göndermiş ve 1570 yılında Tophane semtinde gözlemevi kurma çalışmalarını başlatmıştır. Latince, Rumca, Arapça ve Farsça’ya vakıf olan Sultan Divan Edebiyatında yazdığı sayısız şiirlerle devrin en önemli üstadları arasında yer almıştır. Fatih Sultan Mehmed Han şiirlerinde ‘Avni’ mahlasını kullanmıştır.
Devrinin kuvvetli bir şairi olan, "Avni' mahlasiyle divan şiirleri söyleyen Fatih Sultan Mehmed'in küçük bir Divan'ı vardır. Bu divançenin tek nüshası İstanbul'da Millet Kütüphanesindedir. Bu divançede 68 gazel, 1 muhammes, 1 kıta bulunuyor.  Bu büyük kumandanın İstanbul’a aşkı herkesçe malumdur. İşte bu aşkın neticesi olarak ortaya çıkan bir gazel;

Bir güneş yüzlü melek gördüm ki alem mâhıdır;
Ol kara sümbülleri Aşıklarının ahıdır.
Kareler giymiş meh-i tâbân gibi ol serv-i nâz,
Mülk-i Efrengin meğer kim hüsn içinde şahıdır.
Ukde-i zünnarına bir kimse kim dil bağlamaz,
Ehli imân olmaz ol, âşıkların güm-râhıdır.
Gamzesi öldürdüğüne lebleri canlar verir,
Var fse ol rûh-bahşın dini, Isa râhıdır.
Avnîya, kılma güman kim sana ram ola nigar,
Sen Sitanbul şâhısın, ol Galata'nın şahıdır.

3 Nisan 2013 Çarşamba

SULTAN III. SELİM'İN KARILAR YAĞLI KAYIĞA ( YOLCU KAYIĞI) BİNMESİN HATT-I HÜMÂYÛNU

                                     



SULTAN III. SELİM’İN

KARILAR YAĞLI KAYIĞA (YOCU KAYIĞI) BİNMESİN HATT-I HÜMAYUNU

İstanbul’da 1908 yılına kadar kadınların tek ya da üç çifte kayıklara erkeklerle birlikte binmeleri yasaktı. Bu yasağın konulmasının asli sebebi ise bazı hafif meşrep kadınların kayıklarda sevgilileriyle buluşmalarına engel olmaktı. O dönemlerde bazı kayıkçılar kadınların kayıklara binmelerine izin verme karşılığında normalinin çok üstünde para alıyorlardı.
Tüm yasaklara rağmen yüksek para karşılığında kayıklarına kadın alan kayıkçılara neden böyle yaptıkları sorulduğunda "erimdir dedi, aldım" deyip işin içinden çıkarlardı. Bu gibi durumların önüne geçilmesi için sık sık devlet tarafından gönderilen görevlilerce, Kayıkçılar Kâhyasına, Bostancıbaşıya sert ve kesin emirler verilirdi. Bu emirler bazen sözle bazen de belgeyle olurdu. Sultan III. Selim’in kendi eliyle yazdığı hatt-ı hümâyûn şöyledir.
Mecmu iskelede tembih edesiz. Bu günden sonra karılar yağlı kayığa binmesin ve hangi kayıkçı yağlı kayığa karı bindirirse katlederim. Ve kayığı batırırım. Hem Müslüman karıları frenk gibi şemsiye ile geziyorlar. Tembih edesin hele ben kimi görürsem öldürürüm, bir sıkı tembih edesin. Hem İstanbul’da sokaklarda çingeneler çalıp çağırırlar imiş, tembih edesin çalıp gezmesinler. Bu yazdıklarımdan birini bundan sonra görür işitir isem, sizi tekdir ederim.
                                                                                                                                       Nermin Taylan

OSMANLI'DA KILIÇ KUŞANMA MERASİMİ



              



OSMANLI'DA KILIÇ KUŞANMA MERASİMİ

Osmanlı Padişahlarının padişahlık alameti batılılarda olduğu gibi taç değildi. Bir padişahın padişahlığının başlaması kılıç kuşanma merasimi ile gerçekleştirilirdi.
Osmanlılarda Kılıç kuşanma merasimi ilk olarak II. Murad döneminde başlamıştır. II. Murad ilk olarak selefinin defnini gerçekleştirmiştir. Cenaze merasiminden bir gün sonra Yıldırım Bayezıd Han’ın damadı  olan Emir Sultan Hazretleri, II. Murad’a kılıç kuşandırmış ve padişahlığı ilan edilmiştir. Sultan II. Murad döneminde başlayan bu gelenek son padişah Sultan Vahideddin’e kadar devam etmiştir.
İstanbul’un fethinden sonra kılıç kuşanma merasimleri Eyüp Sultan’da gerçekleştirilmeye başlandı. Burada yapılan merasime Kılıç Alayı denirdi. Yeni padişahın taktığı kılıç Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilen Hazreti Ömer(r.a) ait olan kılıçtı. Bu kılıcı padişaha Şeyhü’l-İslam takar, daha sonra da cehri bir dua ederek padişahı tebrik ederdi.
Tüm tebrikleri kabul eden padişah buradan ayrılır ve Yeniçeri Kışlalarına giderdi. Yeniçeri binaları Zeyrek ve Şehzâdebaşı’ndan başlar Karaköy’e kadar uzanırdı. Kışlaları gezen padişah son olarak merkez binaya uğrardı. Merkez binada padişaha Yeniçeri Ağası bir kupa şerbet ikram ederdi. Padişah şerbeti içtikten sonra hazır olan kesedar kupayı altınla doldururdu. Kupayı alan Yeniçeri Ağası geri geri huzurdan çekilirken,
″Asker kullarınızın; siz padişahtan niyazı odur ki; ilk seferimiz Batı Roma üzerine ola″ derdi.
Padişahta;
″İnşallah″ diyerek söze mukabele ederdi.
Ardından da tüm askerler ″İnşallah″ diye bağırır ve merasim sona ererdi.
                                                                                                                         "Nermin Taylan"
   


BEŞİNCİ MURAD’IN GALATALI BANKERLERE BORÇLARI



BEŞİNCİ MURAD’IN GALATALI BANKERLERE BORÇLARI

19. yüzyılın ikinci yarısında şanlı Osmanlı İmparatorluğu artık eski varlığını kaybetmeye başlamıştır. İntihar süsü verilerek öldürülen devrik bir padişahtan sonra masonluğu belgelenmiş bir sultan Osmanlı tahtında oturmaktadır. İşte bu karışık dönem içerisinde Hanedan içi çekişmeler, valide sultanın mücevher tutkusu süs ve gösterişli yaşam hanedan mensuplarını tarihinde ilk kez borç almaya sevk etmiştir.
Sultan V. Murad henüz padişahken borç içindedir. Annesi Şevk-efza hanımda aynı oğlu gibi borçlanmıştır. O dönemlerde hanedan mensuplarının çoğu Galatalı bankerlerden borç almaktadır. Sultan V. Murad borç batağında o kadar derinlere iner ki vaktinde borcunu ödeyememesinden dolayı alacaklısı tarafından kapısı çalınır, vaktinde ödenmemesinden dolayı para istenir.
Vakıa şu şekilde gelişmiştir; Sultan Beşinci Murad’a şehzadelik yıllarında her ay ödenen aylık kâfi gelmeyince, Galatalı bir bankerden borç alır. Harcamalarında aşırıya kaçınca ilk aldığı borç kâfi gelmez ve bu borçlarında ardı arkası kesilmez. Beşinci Murad; artık o kadar çok borçlanır ki tahta çıktığında dahi borçlarını ödeyemez. günü geldiğinde ödenmeyen borçlar sebebiyle kapısına dayanılır.
Osmanlı Arşivlerinde, Sultan Beşinci Murad’ın aldığı borçlara örnek belgeler vardır. Bu belgelerden birini örnek teşkil etmesi için yorumsuz olarak sizlere sunuyoruz. Belgede Sultan Beşinci Murad, borcunu tahsis etmesi için adam gönderen Gayr-ı Müslim Agop Efendi’ye bir mektup yazıyor ve şöyle diyor;

               “Devletli Agop Efendi dün tarafıma adam göndermişsiniz, niçin kağıd yazmadınız da şifahen adam gönderip söylettiniz. Ve ben sizden fâ’iziyle para almadım ve benim senden aldığım banka kaimesiydi. Ve mah be mah bin kuruş vermekle kavliyle idi ve bir kerede bin kuruş vermişdim. Ve sen takdir-i hatırsızmışsın,  bu günde bizim ma’âşlar kaç ayda çıkdığı mâ’lumdur hiç bir bilmediğimiz adam bize müddet edip hatırımızı sabırlar sene ile bizim halimizi bilir iken; bu günde para istiyorsun ve asıl vereceğim para hesapta mıdır? senin banka ki paran bittiği vakit bende borcumu veririm. Ve ben ma’âşımı kendi evimi idare edemiyorum. Bir sehimîm borçdadır, vakit istersen borcum bittiği sana veririm borcumu ödeyene kadar eğer istenmez isen benimde şimdi para verecek vaktim yokdur. Böyle mâ’lumum olsun”.

Buradan da anlaşılacağı üzere Sultan Beşinci Murad, yalnızca Agop Efendi’den değil, sair birçok kişiden de borç almıştır. Belgede dikkat çeken ve önem arz eden diğer bir nokta ise “maaşının kendisine yetmediği ve o an itibariyle borcunu ödeyemeyeceği”dir.

Yaşanmış İlginç Hikâyelerle Osmanlı Padişahları Kitabından….

OSMANLI SARAYINDA HAREM VE CARİYELİK






Osmanlı Tarihinin en çok tartışılan konuları arasındadır Padişahın aile hayatı veya Harem. Bazı yazarlar tarafından padişahların harem hayatları ve eşleri ile olan münasebetleri sefahat ve gayr-ı meşru tarzda bir eğlence hayatı gibi takdim edilmekte, bilgiden yoksun gerçeğinin tam aksi yansıtılmaya çalışılmaktadır. Bu tip yazarların dayandıkları noktalar genelde Avrupalı gözlemcilerin, gezginlerin veya düşünürlerin hayal ürünü eserleridir.
Tamamıyla Avrupalıların gözlerinden, kulaktan dolma hikayelerden esinlenerek kafalarında canlandırdıkları Harem tasvirleri öylesine abartılmıştır ki; yağlı boya resimlere, romanlara, tiyatro yapıtlarına gerçeğinden çok uzak bir şekilde konu olmuştur. Bundan dolayıdır ki; bir padişahın hanımını konu eden ve cinsel fanteziler üzerine kurulu romanlar daha fazla talep görmektedir. Tarihini dizi filmlerden, cinsel fantezi içerikli harem romanlarından, ünlü ressamların yağlı boya tablolarından öğrenmeye çalışanlar büyük yanılgıya düşmekte, gerçeğinden uzak bilgilerle aydınlanmaya çalışmaktadırlar.
Oysa meseleyi ciddi ve ilmi bir biçimde ele alan yerli yabancı tarihçiler, tamamıyla belgelere dayanan araştırmacı yazarlar ve ilim adamları harem sakinlerinin yaşantısına, haremin nasıl işlediğine dair pek az bilginin mevcut olduğuna vakıftırlar. Harem; isminin de gereği gibi yabancıların gözlerinden gizlenerek Batılıların düşündüğü misalde Osmanlı Sarayı’nda bir ”Yasak Şehir”dir. Haremin içindeki hayat, konuşmalar ve işleyiş asla tam olarak dışarı yansımamış, haremde yaşayanlarla beraber bir sır olarak mezara gitmiştir.  

HAREM NEDİR?
Harem; girilmesi yasak yer anlamına gelir. Genellikle ev reisinin kadınları, cariyeleri ve çocuklarıyla yaşadığı yer demektir. Haremin asıl adı ise Dar’üs-saade’dir. Anlamı ise Saadet Evi demektir. Osmanlı Sarayı’ndaki Harem ise padişahın annesi, eşleri, cariyeleri ve çocuklarının yaşadığı, hayatlarını idame ettirdikleri yerdir. Batılı kaynaklarda yer aldığı gibi Harem, binlerce cariyenin olduğu, cariyelerin çıplak bir şekilde dolaştığı ve padişahın içeri girip istediği cariye ile gayr-ı meşru hayat yaşadığı bir yer değildir. Çünkü bu tarz bir yaşam hem Müslüman ahlakına hem de islamda’ki cariye hukukuna tamamıyla aykırıdır.
CARİYELİK VE KÖLELİK
Kölelik meselesi tarihin en eski devirlerine kadar uzanır. Eski çağın büyük şehirlerinde esir pazarları vardı. Esirler buralarda satılırlardı. Eski Mezopotamya, Yunanistan, Roma ve Mısır’da hemen hemen bütün işler esirler, köleler tarafından yapılırdı. İslamiyet’ten önce Araplarda esir ticareti ile uğraşırlardı. İslamiyet geldiğinde kölelik kaldırılmamış onlara hak tanınmıştı. Kur’an-ı Kerim’de kölelerin hukukunu belirleyen ayetler vardır.
İslam da kölelik, harp halinin tabii bir neticesi sayılan hukuki bir durumdur. Bizzat harbe katılanlar ve teşvik edenler, esir alınınca, iki çeşit muameleden birisinin yapılması hakkında devlet başkanına (halifeye) yetki tanınmıştır. Bunlar da, ya öldürülür veya köle yapılır. Mal karşılığında salıvermek kaldırılmıştır. Harbe katılmamış ve teşvikte de bulunmamış yaşlılar, kadınlar, çocuklar ve din adamları öldürülmezler. Çocuk annesinden ayrılmazdı.

               İslam hukukuna göre beş sınıf köle bulunur:
               1. azad edilmesi söz konusu olmayanlara“Kınn” denir.
               2. Azadı, efendisinin ölümüne bağlı olanlara “müdebber” denir.
               3. Bir bedel karşılığında azad edilmek üzere efendisiyle bir sözleşme yapmış köleye “mukateb”, cariyeye de “mukatebe” denir. Böyle olan bir kimseye, bir an evvel hürriyetine kavuşması için zekat verilebilir. Fakat bir kimse kendi mukatebine zekatını veremez.
              4. Kısmen azad olup, hürriyetini tamamen elde edebilmesi için çalıştırılan köle ve cariyeye “müstes’i” denir.
              5. Efendisinden çocuk doğuran cariyeye“Ümm-i veled” denir.
              Birinci grupta yer alan kölelerin dışındakiler satılamaz ve hediye edilemez. Köleler her türlü şahsi haklara sahiptir. Şu kadar var ki, efendilerinin mirasçısı olamazlar. Efendilerinin izin vermesi halinde onların velayeti altında evlenebilir, ticaretle meşgul olur, ilim tahsil ederler. Şahsiyetine karşı işlenen her türlü tecavüzden korunur. Köleye karşı suç işleyenler cezalandırılırdı. Haksız yere köleyi dövmek ve başka türlü cezalandırmak yasak edilmiştir. Efendisi, köleye lazım olacak din bilgilerini öğretir, onu cahil bırakmazdı
Bu sebeplerdendir ki; Müslüman ve Türkler cariyelerine çok iyi davranmışlar, her türlü haklarına riayet etmişlerdir. Cariye efendisinin bir eşyası gibidir. Onu arzu ettiği şekilde kullanabilir, satabilir, hibe edebilir, hediye olarak başkasına verebilir veya azad edebilirdi. Ancak nikah kıymadan onunla birlikte olabilmesi için onu satın alırken odalık veya cariye olarak satın alması gerekmektedir. Evvela hizmetli olarak satın alınan bir cariye ile sonradan batılıların lanse ettiği gibi düşüp kalkılması söz konusu bile değildir.

OSMANLI SARAYINDA CARİYELER
Evet bir çok yerli ve yabancı yazar, Osmanlı padişahlarının saraylarında yüzlerce cariye olduğunu ve padişahların bu cariyelerin tümüyle düşüp kalktığını öne sürmektedirler. Bu iddiaların hakikatle hiçbir ilgisi yoktur. Osmanlı sarayındaki cariyelerin çoğu saraydaki hizmetlilerdir. Yüzlerce cariye içerisinde padişah ancak onun için seçilip özel eğitimden geçen birkaçıyla birlikte olabilir, diğerlerini ne bilir nede görürdü. Cihana hükmeden bir Osmanlı padişahının saraydaki bir hizmetçi ile birlikte olabilmesi söz konusu bile değildir. Bu konuda bilinen bir gerçekte şudur ki; bir çok padişah eşini kendisi seçmemiş, validesi tarafından sunulan eşe rıza göstermiş, aşık olsalar dahi bu ancak ona sunulan cariyelerle yaşayabilmişti.
Nitekim bazı oryantalist yazarlar tarafından yansıtılan bir yanlışta şudur. Saraydaki cariye köle olduğundan sözde bir kölenin açık kıyafetle veya çırılçıplak padişahın karşısına çıkması İslam’a göre haram sayılmaz bundan dolayı Osmanlı Sarayı, harem dairesinde cariyeler çırılçıplak eğlence düzenler veya o şekilde havuza girerlerdi. Çırılçıplak eğlenen cariyeleri padişah izler ve istediğiyle birlikte olurdu. Kitaplarda yer alan bu cümlelerin yanı sıra Osmanlı Sarayı Harem dairesini tasvir eden nice resimler bu şekilde insanlığa sunulmuştur.
Oysa durum bunun tam aksinedir. Cariye temizlik ve benzeri gibi işlerde bulunduğundan saçının hafif açı olması veya kollarının görünmesi iş esnasında efendisinin bu şekilde onu görmesi İslam’da yasak edilmemiş izin verilmiştir. Ancak batılıların anlattıkları ve tasvir ettikleri gibi çırılçıplak efendilerinin karşılarına çıkmaları şer’an uygun değildir. Ve sarayda bu şekilde bir hayatın devam ettiği iddiası son derece yalan ve bir o kadar da çirkindir.
Osmanlı Sarayında bu durum daha da önem arz etmektedir. Padişahlar şeriatın emirlerine uymuşlar, odalık olarak almadıkları cariyeleri hizmetli etmişler, sarayda cariyeler arasında mertebelere çıkarmışlar, haremde kaldıkları müddetçe maaş bağlamışlar, belirli yılları doldurup olgunluk çağına gelenler iyi insanlarla evlendirerek artlarından çeyiz vermişlerdir.
Osmanlı Sarayı’nda Orhan Bey döneminden beri esirlerin olduğu bilinmektedir. İlk zamanlarda savaşlarda kazanılan esirler saraya alınmıştır. Daha sonraları sahil kasabalarından köyleri basılarak esir edilen güzel kızlar hediye olarak saraya yollanmıştır. Bazı dönemlerde ise, esir pazarlarında satışa çıkan güzel ve endamlı kızlar Osmanlı Saray’ı için alınmıştır.

OSMANLI SARAYINDA CARİYELERİN HAREM YAŞANTISI
Osmanlının ilk zamanlarında savaş yapılan uluslardan cariye olan kızlar saraya alınmıştır. Nadir olarak ele geçirilen güzel kızlar komutanlar tarafından hediye olarak padişahlara sunulmuştur. Bazen de devlet adamları tarafından seçilen güzel kızlar sultanlara hediye edilmiştir. Başta sadrazam olmak üzere, divan azaları, sancakbeyleri, valiler, padişahların kızkardeşleri yetiştirdikleri cariyeleri hünkara sunmak için çaba sarf ederlerdi. Bu son yüzyıla kadar devam etmiştir. Son yüzyılda Osmanlı esirlerin alınıp, satılmasını yasaklamıştır. Fakat Kafkasyalılar kendi rızalarıyla kızlarını saraya vermeye devam etmişlerdir.
Bunların aralarında güzelleri ve becerikli olanları özenle seçilip haremde eğitime tabi tutulmuş, diğerleri ise satılmıştır. İlk dönemlerde daha çok Rus, sonraki dönemlerde de Çerkez, ve Kafkasyalı kızlar tercih edilmiştir. Ancak en son döneme bakılacak olursa birkaçı dışında saraya alınan tüm cariyeler Kafkasyalılardan oluşmaktadır.
Bir şekilde Osmanlı Sarayı Harem dairesine alınan kızlar bir dizi dil, din, dikiş, nakış, çalgı, okuma, yazma, güzel konuşma, güzel yürüme gibi derslerden geçtikten sonra becerilerine göre görevlere verilirlerdi. Zamanla beceri ve zekalarına göre usta, kalfa, haznedar gibi mertebelere yükselirler ve mertebelerine göre maaş alırlardı. Padişaha hediye edilen cariyeler ise daha özenli bir ilgiye mazhar olur, mükemmel derecede bir eğitime tabi tutulurlardı. İleride padişah eşi, şehzade annesi, ve Valide Sultan olacağı göz önüne alınarak içlerinden en iyileri seçilir, eğitimleri tamam olduktan sonra Valide Sultan tarafından layık görülürlerse padişaha sunulurlardı. Haremde yaşayanlar bir piramite benzetilirse eğer, Piramitin kaidesini cariyeler, reisini de valide sultan işgal eder. İkisi arasında kalfalar, ustalar, odalıklar, ikballer ve kadın efendiler yer alır.
Harem halifenin evi idi. Herkes Kur’an-ı Kerim okumalı ve ibadetini yapmalıydı. Bundan dolayıdır ki hareme alınan cariyelerin çoğuna Kuran öğretilirdi.  Bunların yanı sıra nezaket ve görgü kuralları, dikiş dikme, dantel işleme, örgü örme, bazı cariyeler çalgı çalma ve oyun oynama gibi alanlarda eğitimden geçer ve terbiye edilirlerdi. Bu sebeple Harem, bir kültür okulu ve bir nezaket yuvası olarak karşımıza çıkmaktadır. Nasıl Enderun Mektebi yüksek devlet memurlarını yetiştiren bir okul ise, Haremde güzel ve müsait cariyeler için böyle idi.
Hatta rivayet edilir ki; Eski Saraylılar, yeni gelen acemiler ”Sarayda terbiye olmayan, hiçbir yerde terbiye olmaz. Burası terbiye ve ilim mektebidir” korkuturlarmış.
Osmanlı Sarayı Harem dairesinde yaşayanların (harem ahalisi) harem dışındakilerle irtibatları olmazdı. Günleri, yemek, içmek, ibadet, ilim ile geçer haremin dört duvarı arasında hayatlarını idame ederlerdi. Dışarı çıkmadıklarından harem kadınlarının her hangi bir dış örtüsü yoktu. Sultan II. Mahmud zamanında harem kadınlarının dışarı çıkmalarına izin verilmiş, gezini ve eğlence yerlerine gidebilmişlerdir. Onun öncesinde bu ve benzeri şeyler söz konusu bile değildi. Harem kadınları dışarı çıkarlarken vücutlarını tamamen örten feracelerini giyerek dışarı çıkar, ancak izin verilen yerlere gidebilirlerdi. Haremden çıkacakları sırada binecekleri araba, veya kayık kat kat örtülerle kapatılır, kadınların hiçbir şekilde görünmemesi için önlemler alınırdı. Gittikleri yerlerde ise harem ağaları her daim yanlarında olur, gözükmemeleri için çaba sarf ederlerdi.

CARİYELERİN SARAYDAKİ YAŞAM KOŞULLARI
Şimdilerde Topkapı Sarayı Harem Dairesine girildiği zaman insan adeta ürker. Dar koridorlar, rutubetli odalar, daracık kafesli dehlizler, küçük karanlık daireler insanın ruhunu sıkar kasvete boğar. Ancak bir dönem dünyaya hükmetmiş olan Topkapı Sarayı Harem Dairesi, Dolmabahçe’ye nakledilmeden önce böyle değildi.
Haremin 400 e yakın odası tamamıyla güzel eşyalarla bezenmiş, duvarlar hoş çinilerle süslenmişti. Valide Sultan, kadın efendiler, ,ikballer, şehzadeler, kalfalar, gözdeler ve ustaların daireleri en değerli yabancı kumaşlarla tezyin edilmişti. Dairelerin tabanı mevsimine göre, Mısır halıları, Nihailer, İran halı ve seccadelerle örtülü idi. Her odanın tavanında billur fenerler, duvarlarında ise altından, gümüşten kandiller bulunurdu. Odalarda dünyanın dört bir yanından getirilmiş billur altın ve gümüş kaplar bulunurdu.
Duvarlardaki oyma ve kakma süsler hareme ayrı bir güzellik katardı. Altın, gümüş, inci, lâl, çini ve yazılar odaların en güzel süsleri idi. O devrin harem ahalisi bu şekilde güzellikler içerisinde yaşarlardı.
Saraya alınan cariyeler yaşlarına göre, akran olanlar bir odaya konurdu. Bu odaların bazıları 30, bazıları 50, bazıları da 100 kişi alacak büyülükteydi. Yatakları yünden yapılmış idi.  Cariyeler bu odalarda kerevetler üstünde yatar, aralarında çıkabilecek uygunsuzlukların engellenmesi için her 10 yatak arasına bir yaşlı kadın verilirdi. Haremde bütün gece ışıklar sönmez, dairelerde lambalar yanardı.
Haremin alt katında hastalar için yapılmış olan şifahane vardır. Sağlık durumu bozulan cariyeler burada şifa olur şifacı ebeler tarafından tedavi olunurdu. Cariyelerin hastalıkları geçmezse burada müşahede altında tutulur, sağlığına kavuşunca işine geri dönerdi.
Cariyelerin bir çoğu hizmet için saraya alındığından, kalfalara teslim edilir, yıkanıp paklandıktan sonra, idareciler tarafından çamaşır, külhan, kiler, sofra gibi genel hizmetlere verilirlerdi. ileride çok güzel olacakları belirlenen kızlar, haznedarlara ve kalfalara bırakılır,  yetiştirilmeleri emredilirdi. Cariyeler görev ve mertebelerine göre maaş alır, bu maaşlarını evlilikleri için saklarlardı. Bazıları ise mübarek günlerde hayır yaparak insanlara yardım ederlerdi.
Osmanlı Hareminde ki cariyelerin sayısını gösteren ilk liste Sultan I.Mahmud zamanına aittir. Onun öncesinde haremde kaç kişi olduğu bilinmemektedir. Limizde mevcut listeye göre haremdekilerin dağılımları şöyledir.
Kilerde 17, külhanda 6, türlü kişiler yanında 23, Şehzade Osman’ın dairesinde 19, Şehzade Mehmed’in dairesinde 14, Şehzade Mustafa’nın dairesinde 13, Şehzade Beyazıd’ın dairesinde 12, Şehzade Numan’nın dairesinde 14, Abdülhamid’in dairesinde 7, başkadın dairesinde 20,ikinci kadın dairesinde 11, üçüncü cariye vardır.  kadı dairesinde 14, dördüncü kadın dairesinde sekiz, beşinci kadın dairesinde 10, altıncı haznedar kadın dairesinde 13, baş ikbal dairesinde 6, üçüncü ikbal dairesinde 4, dördüncü ikbal dairesinde 5 cariye vardır. Tüm cariyelerin sayısı 456’yı buluyordu.
Ve bu cariyelerin I.Mahmud döneminde aldıkları maaşlar şöyledir; 4 cariye günde 30, iki cariye günde 25, bir cariye günde 20, 12 cariye 15, 28 cariye 10, 152 cariye de günde 5 akçe gündelik alıyorlardı. Bu maaşlara her yıl veya senenin belirli zamanlarında zam yapılıyordu.
Resmi kayıtlarından da anlaşılacağı üzere Valide Sultan, kadınefendiler, şehzadeler vesaire gibi kişilerin dairelerinde onların ihtiyaçlarını görmek için hizmetli cariyeler vardı. Osmanlı Sarayı’nda ki cariyelerin tümü batılıların yansıttığı gibi cariyeler padişahın birlikte olduğu kadınlar değillerdi. Ayrıca tümü çalışmalarının karşılığını dolu dolu almaktaydı.
Padişah için yetiştirilen cariye ise eğitimleri tamam olduktan sonra, güzelce yıkanır, süslenir ve padişaha sunulurdu. Sabah olunca padişah kalkar, ütün elbiselerin değiştirir, başka bir odaya geçerdi. Veya devlet işleri ile meşgul olurdu. Odalığına, yani geceyi birlikte geçirdiği cariyeye memnuniyet derecesine göre, para, altın, mücevherat, vesaire gibi hediyeler gönderirdi. Artık has odalık olduğundan kendisine  bir daire tahsis edilir, emrine cariyeler verilirdi. Eğer padişahtan bir çocuğu olursa ikbal veya kadın efendi sınıfına yükselirdi. Birkaç erkek evladı dünyaya geldiğinde ise saraydaki nüfuzu ve mertebesi artardı. İlk erkek çocuğu doğuran kadın başkadın olurdu. Eğer padişah kendisinde hoşlanmaz, bir daha arzu etmezse bendegandan birisiyle evlendirilirdi.

SARAYDA GÖREVLERİ BİTEN CARİYELERİN AKIBETİ
Saraydaki hizmetçi cariyeler, kalfa veya ustalar, cariyelik süreleri olan dokuz yılı doldurduktan sonra saraydan ayrılabilirler. Bilhassa evlenme isteyenler Çırağ edilmelerini rica etmek için efendilerine mektup yazar arzı hal ederek ricada bulunurlardı. Padişahtan izin çıktıktan sonra derhal Çırağ kâğıtları doldurulurdu. Dokuz hizmet yılı dolduran cariyelere de hüviyete kavuşma kâğıdı olan azadname ”ıtıkname” verilirdi. 
Cariyeler kendilerine verilen bu ıtıknameyi küçük ufak bir kağıtla nuska şeklinde göğüslerinde taşırlar, öldüklerinde de bununla gömülürlerdi. Birçokları kendilerine verilen azadnameyi yırtar sarayda kalmaya, hizmet etmeye devam ederlerdi. Çırağ edilenler ise saray dışında bir eve yerleştirilir ve evlendirilirlerdi.  Yine çırağ edilen cariyelere saraydan ayrılırken, elmas yüzüğü ve küpesi, altın saati, bir çift gümüş kaşığı ve hanesinin tüm levazımatı verilir, çırak edilirdi. Evlenecek olan cariyelere ise efendisi tarafından çeyiz babında daha fazla eşya veriliyordu.
Cariyelere verilen eşya, konak vesaire ile yetinilmiyor, sonradan mağdur duruma düşmemeleri için bazı takviyeler yapılıyordu. Kocaları ölen saraylılara bakılıyor er türlü ihtiyaçları karşılanıyordu.  Çırak edilenler hala padişahı efendi, baba tanıdıklarından şeriat hükümlerine göre ve insanlık düşüncelerine uyarak onlara bakıyor, kötü durumlara düşmeleri önleniyordu.