Arşiv



YABANCI GÖZÜYLE OSMANLI VE TÜRK TOPLUM YAPISI






                                   



                    
Bir zamanların asil şehri İstanbul, genç neslin eğitimi, nezaketi ve güzel ahlakıyla dünyaya ün salmıştı. Erkeğe-kadına, gence-yaşlıya, anneye-babaya, dedeye-ataya edilen hitaplar adeta name gibi söylenir karşısındakinin gönlüne sevgiyle inerdi. Özelikle aile büyüklerine büyük hürmet gösterilir, sözlerinin üzerine söz söylemek ayıp sayılırdı. Genç gençliğini bilir edebiyle oturur, çocuk küçüklüğünün farkındalığıyla büyüklerinin yanında sükûtu ezber eylerdi.

Şimdilerde ise hanımefendi yerine teyze, beyefendi yerine ihtiyar veya amca biraz kızınca da moruk denilmekte, akranına ve ya muhatabına saygıdan edepten uzak hiçbir anlam ifade etmeyen kelimeler zikredilmektedir. Ulan ve bundan da baya sözler sıradanlaşmış, küfür normal görülür duruma gelmiştir. Çocuklar arsızlaşmış, istediği alınmayan çocuklar sokak ortasında ağlar ve anneye babaya saygısızlık eder hale gelmiştir.

Oysa bundan çok değil birkaç yüzyıl öncesine kadar durum bundan oldukça farklıydı. Kadına hanımefendi, erkeğe beyefendi denir, yaşlıya efendi ve ya efendibaba diye hitap edilirdi. Dosta arkadaşa candan hürmet gösterilir, incinmesin diye naif kelimelerle söz söylenirdi.

Bunlar Osmanlı dönemine ait mevcut eserlerimizde çokça zikredilmektedir fakat batılı seyyahların ve yazarların kaleminden de birçok defalar anlatılmıştır. Bakın 19. Yüzyılda İstanbul'da yaşamış Fransız gezgin A. Brayer'in “Neuf annees â Constantinople” isimli eserinde durumu nasıl anlatıyor. Fransız gezginin Türklere yönelik tespitleri oldukça etkileyicidir.

                     “Türk çocukları başka memleketlerdekilere benzemezler. Ne gürültü ederler, ne de ağlayıp dururlar. Şark’ta geçirdiğim üç seneye yakın zaman zarfında hiçbir Türk çocuğunun bağırıp çağırdığını işitmedim. Mektebe gittiklerini gördüğüm yavruların tavırları sakin, yürüyüşleri vakuraneydi (ağırbaşlıydı)” .

Birbaşka yazar Guer’de Türk gençleri hakkında şöyle söylüyor;

                      “Türk toplumunda, baştan çıkmış, yüz kızartıcı işler yapan çocuk nadirdir. Ana ve baba saygısı çok büyüktür. Aile büyüklerinin sözleri dinlenir. Türklerin pek mükemmel görgü kuralları vardır. Hepsine can-ı gönülden riayet ederler”.

Türk dostu olarak bilinen ünlü Fransız yazar, şair ve politikacı La Martine 1897 tarihli eserinde ise Türk çocuklarının dürüstlüğünü şu sözlerle ifade eder;

                     Çocuklar çok dürüsttür. Sokakta bir şey bulan çocuk derhal sahibini aramaya başlar”.

Gençlerin ve çocukların terbiyelerinden başka Osmanlı toplumu, insanları ve sosyal hayatı konusunda, Avrupalı gezginlerin sayısız tespitleri olmuştur. Bunlardan bazıları şöyledir;

Tanınmış yazar Edmondo de Amicis ise Osmanlı halkını şu ifadelerde ülkesine anlatır;

"Tetkîk ve tespitlerime göre, İstanbul'un Türk halkı, Avrupa'nın en nâzik ve en kibar topluluğudur. Koca şehrin en ıssız sokaklarında dahi, bir yabancı için hiçbir hakaret ve zarara uğrama tehlikesi yoktur..."

Ünlü yazar Du Loir ise yıllarca incelediği toplumsal yapımız üzerine 1650’li yıllarda hazırladığı Seyahatnamesinde Türkler hakkında şu tespitlerde bulunmuştur;

"Hıristiyan memleketlerinde, pek yaygın olan küfürbazlık, öfke ve intikam hissi, Türklerde yoktur.” Türkler ve Osmanlı toplumu bazı kötülükleri değil işlemek o kötülüklerden haberdar bile değillerdir.” "Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyasetiyle medenî hayatı, bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir."

1700'lü yıllarda İstanbul'da yaşamış olan Fransız müellif Motray, anılarını kaleme alırken Osmanlı’ya şu şekilde yer veriyor;

"Türk dükkânlarında, hiçbir zaman tek meteliğim kaybolmamıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkâncılar arkamdan adam koşturmuşlar, hattâ birkaç kere Beyoğlu'ndaki ikametgâhıma gelmişlerdir."

Fransız generallerden Comte de Bonneval ise, Türkler hakkında şu hükmü vermiştir;

"Haksızlık, mürabahacılık, inhisarcılık ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında meçhuldür. Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır."

1740 yılında İstanbul’da bulunan İngiliz sefiri Sir James Porter, 1740'ların İstanbul'unu şöyle anlatıyor;

"Gerek İstanbul'da, gerekse İmparatorluğun diğer şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkân bırakmayacak şekilde ispat etmektedir ki, Türkler çok medenî insanlardır."

Comte de Marsigil isimli bir batılı gözlemcinin anlattığı üzere “Türkler hiçbir zaman yere tükürmezler” dediği gibi Batı'da dilden dile dolaşan bir tevatür de şöyleydi; "İstanbul'dan bir şey satın alırken tüccarın menşeine dikkat edin; Yahudi ise istediği fiyatın üçte birini, Rum ise yarısını, Türk ise tamamını veriniz!"

İngiliz yazar Thornton’un pek çok kez zikrettiği bir tespitide de şöyledir;  "Türklerin ahlâkı, çocuklukta, iyilik telkini alarak değil, toplumda kötü örnek görmeyerek gelişir...

F.H.A. Ubucini’nin iki ciltlik “La Türkiye Actuelle” (Türkiye Günlüğü) isimli eserinde ise Osmanlı halkının evlat sevgisini ve evladın da aileye olan saygısını şöyle anlatılıyor;

                     Çocuklarını daha fazla şefkat ve alâka içinde yaşatan bir memleket de bilmiyorum. Sokaklarda çocuğunu omzuna, kucağına alarak yürüyen, onu fazla yürütmekten, yormaktan sakınan çok baba görülür. Ama büyüyen çocuk, babasına büyük saygı gösterir. Emretmedikçe oturmaz. Yalnız “Baba” şeklinde değil, babasının unvanı neyse ‘Efendi Baba’, ’Ağa Baba’, ’Bey Baba’, ‘Paşa Baba’ diye hitab eder. Küçük kardeş, büyüğüne saygı gösterir. Büyük kardeş asla ismiyle çağırılamaz, ‘Abla’ veya ‘Ağabey’ denir ki bizim dilimizde bu kelimeler meçhuldür.” 

                     Fransız gezgin Dr. A. Brayer’in “Neuf annees â Constantinople” ismindeki kitabının 1836 Paris baskısının 1. cildinin 224. sayfasında ise Türklerin evlât sevgisi şöyle anlatılır:

                     “Erkeklerde de, kadınlarda da evlât sevgisi çok barizdir. Türklerin hafta tatiline tesadüf eden Cuma günü ve bilhassa Ramazan ve Bayram günleri sokaklarda Müslüman-Türk’ün göğsünü kabartan oğlunun elinden tutup ağır ağır gezdirdiği, çocuk yorulunca kucağına aldığı, daima devam ettiği kahvenin pikesinde yanına oturup şefkatle hitabettiği, evlâdına tam bir ana şefkatiyle baktığı görülür.”

                     Aynı eserin 225. ve 226. sayfasında da Brayer, Türk ve Frenk çocuklarının birbirlerinden oldukça farklı olduğunu şöyle anlatıyor;

                     “Osmanlı’da analarla babaların ve ninelerle büyük ninelerin çocuklarına en tatlı sözlerle hitâb edip en candan ihtimamlarla baktıklarını yukarıda görmüştük. İşte bundan dolayı Osmanlı’da çocuklar yetişip adam oldukları zaman analarıyla babalarını yanlarında bulundurmakla iftihar ettikleri ve küçükken onlardan gördükleri şefkate mukabele etmekle bahtiyar oldukları hâlde, başka memleketlerde çok defa çocuklar olgunluk çağına girer girmez, analarıyla babalarından ayrılmakta, mali menfaatleri hususunda onlarla çekişe çekişe münakaşa etmekte ve hatta bazen kendileri refah içinde yaşadıkları hâlde onları sefalete yakın bir hayat içinde bırakmakta ve zavallılara karşı adeta yabancılaşmaktadırlar."

Ne diyelim yeniden örnek alınıp takdir edilen bir toplum olmak dileğiyle….





ENDÜLÜS FATİHİ TARIK BİN ZİYAD



"Ey Tarık!

Dün Berberi bir köleydin,

bugün muzaffer bir kumandansın.

Yarınsa toprağa gireceksin.

Sonra da Allah'a hesap vereceksin!"

Kölelikten fatihliğe kadar yükselen, İspanya’yı fethedip asırlar boyu hüküm sürmüş Got Krallığı’nı yerle bir eden Muzaffer kumandan Tarık bin Ziyad’ın gemileri yakması; yalnızca bir fetih için miydi? Yoksa, yerleşik bir inanç ve kültür evreni kurmaya yönelik bir yükseliş, işlevsel bir sıçrayış mıydı?
İspanya Endülüs’ü fetheden Tarık bin Ziyad’ın Doğum yeri ve tarihi hakkında kesin bir bilgi mevcut değildir.  Tarık Bin Ziyad, Emevî halifesi Velîd bin Abdülmelik zamanında (705-715) Kuzey-batı Afrika’nın fethi için vazifelendirilen Mûsâ bin Nusayr’ın âzâdlı kölesi olup, maiyetinde Kuzey-batı Afrika fethine katıldı. Mûsâ bin Nusayr, onun cesareti, vazife sevdası kabiliyeti, zekâsı ve başarısının farkına varınca emrindeki öncü birliklerin başına komutan tâyin etti. Daha sonra Berberîlerle yapılan savaşta Tarı bin Ziyad zafer kazanınca çeşitli hediyelerle birlikte makam vererek Tanca şehrine vâli yaptı.
Mûsâ bin Nusayr, Târık bin Ziyâd’da olan sağlam karakter, şiddete dayanıklılık, kahramanlık, kuvvetli azîm ve irâde, kuvvet, keskin ve isabetli karar verme, fasîh bir konuşma ve dinleyenlere derin te’sirler uyandıracak kuvvetli bir hitâbet ve kâbiliyetin farkındaydı. Ancak liderlerde bulunan bu gibi hasletler sebebiyle onu Endülüs’ü (İspanya’yı) fethe me’mur etti.
Tarık bin Ziyad emrine verilen 12 bin askerden oluşan bir ordu ile İspanya’nın güney sahillerine doğru yola çıktı.  Yıl 711 ve hedef İspanya’nın güney sahilleri idi ve Tarık bin Ziyad şöyle diyordu;

“Allah’a yemin olsun ki, okyanusa ulaşıp atımı suya sürünceye kadar bu niyetimden (İlah-ı Kelimetullah’tan) vazgeçmeyeceğim”.

Emrine verilen askerlerle birlikte hedefe doğru ilerleyen Tark Bin Ziyad, gemide ise şöyle dua ediyordu;

''Bindik katranlanmış gemilere, Allah nefislerimizi, mallarımızı ve ailelerimizi cennet karşılığı bizden alır. Bu uğurda birsey istersek kolaylaşsın bize, hiç aldırmayız kanlarımızın akıp gittiğine, şayet kavuşursak kavuşulması yüce olan şeye...''

Geminin güvertesinde bir ara uykuya daldı. Rüyasında Peygamber Efendimiz (s.a.v) ile şanlı Eshâbını (r.anh) gördü. Sahabenin her biri kılıçlarını kuşanmış, yaylarını germiş, oklarını düşmana fırlatmak için hazır bekliyorlardı. Peygamber efendimiz; “Ey Târık! Yoluna devam et!” buyurdular ve Eshâbı ile birlikte Târık bin Ziyâd’ın önünden Endülüs’e girdiler. Mes’ût komutan, Tarık bin Ziyad bu kutlu rüyadan uyandı. Artık Endülüs’ü fethedeceğine emindi.
Tarık Bin Ziyad askeri ile birlikte ilk olarak İspanya’nın güney sahilindeki Buheyra denilen yerde karaya çıkar. Daha sonra buraya Cebel-i Tarık Boğazı ismi verilecektir.

700’lü yıllarda o bölgede kökenleri German ırkına dayanan, Batı Roma İmparatorluğu’nu yıkarak, Roma’yı yağmalayan Batı Gotları (Vizigotlar) adlı bir kavim hüküm sürmekteydi. Bunlar oradaki halka ağır bir şekilde zulmetmekteydi. Zulümden ve esaretten bıkan halk, Güney Afrika Müslümanlarının burayı fethetmesini istemekteydi.

Tarık’ın ordusu ile bu bölgeye geldiği haberini alan Vizigotlar sayısı 70-100 bini bulan ordularını Tarık’ın ordusu üzerine sürdü. Vizigotlar sayıca daha fazlaydı. İslam ordusu endişeye düştü. Çarpışma yaklaşıyor ve gerilim yükseliyordu. İşte bu noktada Tarık askerlerinin zoru görünce kaçmasını önlemek adına, oraya gelmek için kullandıkları tüm gemilere ateşe verdi. Ve askerlerine dönerek şöyle dedi;

"İşte ey mücahidler! Arkanızda düşman gibi bir deniz, önünüzde deniz gibi bir düşman!"
“Artık bizim için geri dönmek olanaksızdır. Önünüz düşman, arkanız deniz ile çevrili bulunuyor. Direnmekten başka şansınız yok. Canınızı kılıçlarınızla kurtarmaktan başka bir şey yapamazsınız. Kısa bir süre derde ve güçlüğe katlanmayı göze alırsanız, uzun süre rahat edersiniz. Ben düşmana hücum ediyorum, siz de arkamdan gelip saldırın. Ben ölürsem zafere ulaşana ya da şehit olana dek savaşın”.

8-10 gün süren savaş oldukça zor geçmişti. Ancak Tarık’ın askeri dehası ve Kral Rodrik’in öldürülmesi İspanyolların gücünün tükenmesine ve geri çekilmesine sebebiyet verdi. Artık savaş kazanılmıştı.  Zafer tüm Kuzey Afrika’da sevinçle ve dualarla karşılandı. Musa bin Nusayr bundan sonra tüm İspanya’nın fethedilmesi için Tarık’a haber gönderip kendisini beklemesini söyledi. Ancak Tarık dinlemedi ve ordusunu üçe bölerek fetihlerine devam etti. Hem bozguna uğrayan İspanyol birlikleri kovaladı hem de kendini savunacak durumda olmayan yerleşim birimleri ele geçirdi. Kurtuba'ya kadar uzanan şehirler ardı ardına fethedilerek Toleytola ele geçirildi. Kısa süre içerisinde gerçekleşen fetihlerle 350 yıllık Got Krallığı sona ermiş oldu.
İspanya’yı fetheden, başarıdan başarıya koşan Muzaffer Kumandan Tarık Bin Ziyad, zafer kazanıp Toleytola şehrine girdikten sonra hükümdarın sarayında ayağının altına serilen hazineleri görünce kendi kendine hitaben şöyle seslendi.
"Ey Tarık! Dün Berberi bir köleydin, bugün muzaffer bir kumandansın. Yarınsa toprağa gireceksin. Sonra da Allah'a hesap vereceksin!"
Bundan sonraki esas hedefi İstanbul’u fethetmek olan Tarık Bin Ziyad yoluna devam eder ancak merkezden gelen daha ileri gitmemelerine dair emir üzerine Şam’a geri döner. Rivayetlere göre Musa bin Nusayr, oğlu Abdülaziz'i Afrika ve İspanya valisi tayin ederek Tarık'la birlikte Şam'a hareket etmiştir. 715 yılında yola çıktıkları sırada Emevi Halifesi Velid bin Abdülmelik ölür ve yerine Süleyman Bin Abdülmelik geçer. Yeni hükümdar Tarık ile Musa bin Nusayr'a ifadelerini aldıktan sonra söz dinmemelerinden dolayı kızgındır.
Bundan sonra Tarık bin Ziyad işlemiş olduğu suçun cezası olarak Şam dışına çıkamamış, kendisine hiçbir görev verilmemiştir. Hatta bir dönem hapsedildiği rivayet edilen Muzaffer kumandanın Şam'da düşkün bir hayat sürmeye mahkûm edildiği bilinmektedir. Doğum tarihi tam olarak bilinmeyen büyük fatih, 720 yılında Şam'da kederli bir vaziyette hayata gözlerini kapamıştır. Nerede öldüğü, mezarının nerede olduğu hakkında kesin bir bilgi mevcut değildir.
Büyük İslam kumandanı Tarık bin Ziyad’ın derdi eğer hazine olsaydı Got Krallığı’nın hazineleri kâfi gelmez miydi? Yiğitlik, bahadırlık olsun diye savaşsaydı on bin kişilik ordusuyla yüz bin kişilik ordunun karşısına çıkabilir miydi? Vaziyetin vehametine varıp öleceğini anladığında gemilerini yakabilir miydi? Asker geri çekilirken kılıcını çekip öne atılabilir miydi?
Çünkü “O” hedefe ulaşmadan asla geri dönmeyi düşünmeyen, tek yolun zafer olduğuna inanan İslam bayrağını tüm dünyaya asmak isteyen “hedefine yürüyen insanın önünde dünya kenara çekilir diyen yegâne komutan Tarık bin Ziyad’dı.








                         Fena bir yok oluşa doğru sürüklendiğine bile kör kalmış halde insanlık.



Üzerinde yaşadığımız yeryüzünde hayatı kolaylaştırmak ve insanoğlunu mutlu etmek adına her geçen gün yeni icatlar ve keşifler oluyor. Yemeden içmeye, barınmadan giyinmeye kadar birçok konuda insanoğlu gün geçtikçe daha kolay yaşıyor, daha az vakit harcıyor. Geçmişte günlerce uğraşılıp yapılamayan nice işler şimdilerde saniyelerle yapılabiliyor.

Yemek, içmek, giyinmek, barınmak, eğlenmek ve sosyalleşmenin bu kadar abartıldığı, teknolojinin had safhaya ulaştığı, her vaziyetin kolaylaştırıldığı bir toplumda mutlu olması gereken insanoğlu; hep vakitsiz, hep mutsuz, hep umutsuz, hep şikâyetçi, hep bedbaht. Büyüklere saygı yok, küçüklere sevgi yok, sabretmek aptallık, iyilik saflık adını almış.

Her işin başında bulunan kişiye, yaptığı veya yönettiği iş emanettir.” Kaidesi çok gerilerde kalmış, emanete hıyanet marifet sayılıyor. İşler ehil olmayana veriliyor, mühendisin yaptığı kaldırım ikinci gün sökülüyor, devlet daireleri yan gelip yatma yeri, en ufak bir vaziyette eyleme gidilip iş bırakılıyor, eylem yapma adına kimse fazladan çalışayım demiyor, liyakatli olmak boş artık, tanıdıkla iş görülüyor, adam ayırılıyor, adam kayırılıyor, haram yeniliyor. Fakir fukaranın-garip gurabanın halinden habersiz; fakirin çocuğu için bulamadığı sütü zengin köpeğine veriyor. İnsan, kadın, çocuk ve artık ne yazık ki din sömürülüyor. Birileri daha mesut yaşasın diye diğerlerinin imhası savunuluyor.

Eğitim had safhaya ulaşmış, bir değil iki üniversite bitiriliyor, aileler tüm gelirlerini evlatlarının eğitimine harcıyor, her yerde üniversite, her yer kitap, herkes ehil, herkes eleştirmen, insanlar eğitimini tüketmiş okuyandan çok yazar var. Ancak yine aynı herkes;  saygısızlıktan, cahillikten, edepsizlikten şikâyetçi. Bu denli tezatların bir arada yaşandığı başka bir çağ varmıydı? bilemem ama fena bir yok oluşa doğru sürüklendiğine bile kör kalmış halde insanlık.

Sabah kalkılıyor,  işe gidiliyor, akşam geliniyor, dizi izleniyor, nete giriliyor, arkadaşlıklar paylaşımlar, sevgi gösterileri ve ibadetler buradan yapıldıktan sonra uyunuyor sonra sabah tekrar kalkılıyor, işe gidiliyor, hafta sonu bir arkadaşla dışarı çıkılıyor ve sosyalleşiliyor.  1+1 evler çoğalmış, yastıklar ikiye ayrılmış, anne, baba, evlat ayrı odada sanal dünyaya dalmış, dar mekânlarda mutlu olunması için üretilen onca konfor insanoğlunun yalnızlığına seyirci kalmakta. Vaziyete bu açıdan bakıldığında anlaşılıyor ki “insanoğlu özgürlük için sarfettiği çaba sayesinde bir hayli zararda”

Aslında çoğumuz bize dikte ettirilen aptalca şeylerle ömrümüzü tüketiyoruz. Özgürlük naraları atarken kendi kedimizi köleleştiriyoruz.  Ve ya bizi köleleştirmelerine müsaade ediyoruz. İnsanın sosyal varlık olduğunu dokunarak, bakışarak, güvenerek, konuşarak, severek yaşayabildiğini unutuyoruz. “yaşadığımızı sanıyoruz ama bizler ölü ruhumuzun hamallığını yapıyoruz”..

İnsanoğlu artık insanca yaşayabilmeli….















                                   NE OLDU BİZE?


Dokunmadan,
hissetmeden,
ruh ile görmeden yaşıyor,
“Görsünler,
övsünler ve sevsinler diye
adeta kendimizi paralıyoruz”.


Çocukken validemle giysi almaya gittiğimizde validemin kendinden emin bir şekilde giysinin kumaşına dokunup iyice incelediğini hatırlıyorum. Kalın mı? ince mi? naylon mu değil mi? yakar mı? yakmaz mı? diye kumaşa defalarca dokunur, cinsini ve işe yararlığını anlamaya çalışırdı. Çünkü bir amacı vardı. O kıyafet elzemdi ve gerçekten ihtiyaç için alınacaktı. Çarşıda, pazarda sebze meyve alırken yiyecekleri bizzat gözüyle görür, eliyle seçerdi.
Biz böyle dokunarak, hissederek anlayan işe yarar mı yaramaz mı düşüncesiyle karar veren bir toplumduk. Dokunduğumuz önce kalbimize iner sonra beynimizle karar verip alırdık. Şimdilerde vitrinde ne gördüysek kumaşına, cinsine bakmadan yakışıp yakışmayacağını düşünüp derhal alıyor, şık giyinmişsin demeleri için takıp takıştırıyoruz. Yiyeceğimiz gıdaları marketlerde çeşitli ışıkların altında görüyor, ışığın verdiği canlılığa aldanıp gidiyoruz.
Bu ve benzeri birçok konuda aynı düzende devam ediyor, yalnızca yakışanı almaya ve doyuranı yemeğe çalışıyoruz. Dokunmadan, hissetmeden, ruh ile görmeden yaşıyoruz. “Görsünler, övsünler ve sevsinler diye adeta kendimizi paralıyoruz”.
Oysa biz böyle değildik; yediğimiz yemekten komşumuza da verir, eve gelen misafire mutfakta olanı eksiksiz ikram ederdik. Mevcut olanı abartmaz, marka ile övünmez, var olandan ikinciye almayı ayıp sayardık. İster Müslim ister gayrımüslim olsun ayırmaz, ikram etmeyi bereket görürdük. Olurda başkası görür, canı çeker alamaz düşüncesi ile sokakta yemek yemeyi haram sayardık. Soframızı deşifre etmez, Allah’ın verdiği nimeti kendimiz yaratmış gibi övünmezdik. Selamı, tebessümü sadaka sayar, iyiliği karşılık beklemeden yapar, insanı Allah’ın emaneti görür, gönlümüzü açardık. Özelimizi anlatmaz, mahremimizi paylaşmazdık.
Ama ne çare ki; artık komşumuzu tanımıyor, yan dairedekini umursamıyor, eksilecek korkusu ile taamımızı paylaşmıyoruz. Elimizde olanı abartıyor, marka ile övünüyor, Allah’ın nasip ettiği ile böbürleniyoruz. Din, dil, ırk vs. gibi nedenlerle insanları ayırıyor, kendi dinimizi işimize geldiği gibi yorumluyor, ötekileştirmeyi marifet sanıyoruz.
“Yediğimiz yemeğin, donattığımız sofranın derhal resmini çekip sanal aleme aktarıyor, cümle alemin gözüne sokuyor, adeta “bak ben bunları yiyorum” diyerek homurdanıyoruz”. Selamı dahi karşılıksız vermiyor, mesleklere ve etiketlere göre arkadaşlar ediniyor, insan ayırıyor, insan kayırıyor, gün geçtikçe sahteleşiyoruz.
Dokunmadan hissetmeden, düşünmeden, çabalamadan yaşıyor, eğitimimizle övünüyor ama okuduğumuzu özümsemeyi unutuyoruz.
Çeşitli paylaşım sitelerine üyelikler alıyor, resimler paylaşıyor, siyaset yapıyor bu şekilde ülkeyi kurtaracağımızı sanıyoruz. Politikacılara sövüyor, sanatçılara dil uzatıyor, yöneticilere edepsizde küfrediyoruz. Başkasının ayıbını utanmadan deşifre ediyor, terbiyesizce küfretmeyi marifet sanıyoruz. Bir defa dahi elimize almadığımız Kur’ân-ı Kerim’i hatmetmişçesine ayetler yazıyor, Mevlana’dan öğütler yayınlıyor, Risale’den vaazlar veriyoruz. Özlü sözlerimize beğeni istiyor, insanlığın düzeleceğini bekliyoruz. Her anımızı yazıyor, her görüntümüzü sunuyor, mahremimizi ifşa ediyor, özelimizi konuşmaktan zevk alıyoruz.
Bu ve benzeri şekillerde; bize, dinimize, milletimize, kadınımıza, erkeğimize, anneye, babaya, gence, yaşlıya, çocuğa, ergene, eğitimlisine, hocaya, amire, şaire, yazara, vs. kişilere yakışmayan birçok örnek sıralayabiliriz. Biz böyle değildik ve asla olmamalıydık peki;

Ne Oldu Bize……












                 DARÜLACEZE (ACİZLERİN KAPISI)

19. yy Osmanlı için çok sancılı bir dönemdir. Bir tarafta balkanlar kaynıyor, Kafkasya yanıyor, orta doğu cehennemi andırıyor. Böyle bir dünyada Osmanlı her cephede savaşıyor ve gün geçtikçe kan kaybediyor topraklarını yitiriyor.  Asırlarca kardeşçe yaşanan balkanlarda kardeş kardeşi yok etmeye çalışıyor. Bir taraftan dost bildiği ülkeler sırasıyla savaş açıyor. Ardı ardına İngilizler Kıbrıs’a çıkarma yapıyor, Mısır işgal ediliyor. İtalyanlar Libya’ya giriyor, Fransızlar Cezayir’i, Tunus’u işgal ediyor. Kafkaslar alev alev yanıyor, duman göklere çıkıyor. Orta doğu kan revan içinde.
Ülkenin dört bir tarafı savaş halinde ve bu durumda öksüzler, yetimler, dullar çoğalıyor. Fakirlik artıyor, dilenciler had safhaya ulaşıyor. Yiyecek yok, içecek yok, yatacak yer yok. İhtiyaç sahipleri tek çare olarak payitahtı görüyor. Vaziyeti gören Sultan, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gidermekle mükellef ancak Osmanlı Devleti en zor dönemlerinden birini yaşıyor, ülkenin dört bir tarafında savaş var ve kasada beş kuruş para yok. Vaziyet böyle ancak ihtiyaç sahiplerine devlet bakmak zorunda.
Sultan Abdülhamid Hân bir çare düşünüyor. Devleti Aliyye’nin gücünü hem halkına hem de tüm dünyaya göstermek zorunda. Derhal karar alıyor ve bir ferman yayınlıyor. Kendi kişisel eşyalarını müzayedede satarak elde edilen gelirle ihtiyaç sahipleri için bir kurum yapılmasını emrediyor.
Bu öyle bir emir ki; dört bir yanda gayrımüslimlerle savaşırken yaptırdığı binanın %50 sini gayrımüslimlere ayırıyor. Bu pozitif ayrımcılığı sadece barınma ve gıda kısmıyla yapmıyor.  Yarısını Müslümanlara veriyor camii yapıyor, bir müezzin bir imam; diğer yarısını gayrımüslimlere ayırıyor. 2 kilise, 1 camiye karşı 2 kilise, 1 imama 1 müezzine karşı 4 papaz kadroya alınıyor. İnsanların Müslim olsun gayrımüslim olsun hertürlü ihtiyacının karşılanmasını sağlıyor.
Yalnızca bu örnek bile Osmanlı’nın ve Türk insanının hoşgörüsünü, şefkatini, merhametini, adaletini, özverisini ve vakur duruşunu dünyaya haykırıyor.



Adına hayat denilen bu engebeli ömür yolu; acısıyla, tatlısıyla, bolluğu ve darlığıyla adeta bir nefes kısalığında geçip gidiyor. İyi ve güzel-sağlıklı ve dinç günlerin yerini sıkıntılı, zor günlere bıraktığı dönemlerde kimsesiz insanların kalan ömürlerini bahtiyar geçirmeleri için kurulmuş olan Darülaceze, meşakkatli günlerde adeta bir anne şefkati gibi misafirlerini bağrına basıp huzur veriyor.
Sultan Abdülhamid Hân 1895 yılında yayımladığı fermanla Darülaceze binalarının yapımında kendi kişisel eşyalarını satmış ve gelirleri ile kurumun yapılacağı yeri satın almıştır. Daha sonra çocuklarının yakınlarının ne kadar paraya dönüştürülebilecek altın, gümüş, ziynet eşyaları varsa onları katmış 58.000 Osmanlı altınına bu kurumu inşa ettirmiştir. Dönemin hayırseverlerinin de yardımıyla kurumun yapımı tamamlanmış ve 1896 yılında Darülaceze hizmete girmiştir.
Okmeydanı’nda 27.000 metrekarelik bir alan üzerine kurulmuş olan Darülaceze; bir idare binası, sekiz aceze pavyonu, çocuk yuvası, hastahâne, cami, sinagog, iş ocakları, aş ocağı, fırın, hamam  çamaşırhâne, gasilhâne, berberhâne, hemşire ve bakıcılar için personel lojmanları, rehabilitasyon merkezi, hayvan kesimhanesi, demirbaş eşya deposu, kuru gıda ambarı, yaş sebze ve meyve muhafaza deposu, buzhane gibi üniteleri içine alan 20 binadan oluşmaktadır.
Kurulduğu günden günümüze kadar gelen süre içerisinde din, dil, ırk, mezhep, sınıf ve cinsiyet farkı gözetmeksizin bakıma muhtaç kimsesiz, yaşlı ve sakat insanlarla, sokağa terkedilmiş 0-6 yaş arası çocuklar ücretsiz olarak, her türlü ihtiyaçları karşılanarak barındırılmaktadır.
Cami, sinagog ve kilisenin aynı bahçede bulunduğu Darülaceze, sadece bir barınma mekânı olmanın çok ötesine geçmiş, toplumun çok kültürlü yapısına uygun, hemen her kesimden insanın yabancılık çekmeden uyum sağlayabileceği ve inançlarını yaşayabileceği bir çatı haline gelmiştir. Yalnızca yiyecek içecek sağlamak değil, şefkat ve hoşgörüsü ile barındırdığı insanların kalplerine ve gönüllerine hitap ederek gülen gözleri olmuştur.
Geniş ve uzun bahçesi, sakin huzurlu ortamı, yemlenen güvercinleri, küçük büyük birbirleriyle oynayan kedileri, sağlı sollu banklarda sohbet eden sakinleri, kâh kol kola, kâh yan yana tebessümle yürüyen yaşlılarıyla bir tatlı huzur diyarı olan Darülaceze, adeta misafirlerine ikinci bahar yaşatıyor.
Kuruluşundan itibaren üç nesil gören Darülaceze, bu sürede toplumun hemen her kesiminden 30.000 çocuk, 70.000 yetişkin olmak üzere yaklaşık 100.000 kişiyi misafir etmiştir. Ödeneği Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından karşılanan Darülaceze’nin misafirleri de kuruma katkıda bulunma adına kurum içerisinde ki rehabilitasyon binasında bulunan atölyelerde çorap üretiyor, uzman hocalar eşliğinde takı tasarlıyor, dokuma tezgâhlarında yöresel motiflerle bezeli battaniyeler dokuyor, gazete kâğıtlarını kırpıp, hamur yaptıktan sonra çeşitli hediyelik objelere dönüştürüp satıyorlar.
“Onlar kimsesiz olmalarını bu şekilde unutuyor hayata ve yaşama sıcacık tebessümleri ve gülen gözleri ile bakıyorlar”.                                          
Şüphesiz onların bu çabaları taktire şayan ancak bizler de onlara katkıda bulunabilir, evlerde biriktirdiğimiz gazeteleri çeşitli yollardan onlara ulaştırabilir, özel günlerde yaşam kaliteleri için bağışlarda bulunabiliriz. Ancak en önemlisi çok zaman ziyaretçileri olmayan bu asırlık çınarları ailemizle çocuklarımızla ziyaret edip, yüzlerindeki gülümsemelere vesile olabiliriz.
Osmanlı Devleti’nin en zor zamanlarında, hazinede hiç para yokken evvela padişahın ve sonrasında padişah ailesinin ve dönemin hayırseverlerin yardım ve bağışları ile kurulan Darülaceze, kuruluşundan bu güne dek bağış ve yardımlarla ayakta kalmayı başarmıştır. Her türlü maddi bağış ve yardımlarınızı yapabileceğiniz bu şefkat ocağına manevi olarak gönlünüzü açıp, sevginizi de sunabilirsiniz. Darülaceze sakinlerini ziyarete gitmeden evvel bağış memurlarını arayabilir, giderken götüreceğimiz yardımları ihtiyaca binaen yapabiliriz.

 İletişim için:
Tel: +90 (212) 220 10 20
www.darulaceze.gov.tr





                                            OSMANLI ARMASI






                       
Yeryüzünde hiçbir armaya nasip olmayacak bir yaygınlığa ulaşan Osmanlı armasının üzerindeki semboller hemen her dönemde geliştirilmiş, yenileri eklenmiş ve bu yenilikler de halk tarafından sevilip benimsenmiştir. Bu arma, Osmanlı insanının gönlünü fethetmiş, nabzını tutmayı başarmış, toplumun duygu ve özlemlerini yansıtmıştır.

Peki, Osmanlı Devlet gücünü ve adaletini sembolize etmeyi başaran bu arma ilk olarak nasıl ortaya çıkarılmış ve nasıl geliştirilmiştir. Söylendiği gibi bu armada Osmanlı Devleti’nin ve zekâsının etkisi yok mudur? Tamamıyla İngiltere tarafından mı bizlere hediye edilmiştir.

ARMANIN ORTAYA ÇIKIŞI VE GELİŞİM SÜRECİ;

 Osmanlıların ilk devlet arması, sultanların nişan ve alameti olan tuğralar­dı. Avrupa devletlerinde on dördüncü yüzyıldan itibaren devlet sembolü olarak arma kullanılmakta iken Osmanlı bayrak ve sancaklarında yer alan tek ve üç hilâl sembolü ile tuğralar dışında devleti temsil eden herhangi bir alamet mevcut değildi.

Tam olarak ne zamandan beri kullanıldığı bilinmeyen, fakat Sultan II. Bayezid döneminden itibaren kullanıldığı tahmin edilen Yeniçeri orta ni­şanlarını Osmanlı’daki en yaygın arma grubu olarak kabul etmek gerekmek­tedir. Batıda kralların, şövalyelerin, asilzadelerin ve zenginlerin ailelerce kullandığı arma Osmanlı'da sultan, kapıkulu ocakları ve tarikatlarca kullanılı­yordu.


ARMANIN İLK ÖRNEĞİ; 

Sultan III. Ahmed’in saltanat yıllarında Osmanlı’nın ilk matbaasını kurmuş olan İbrahim Müteferrika’nın çizip Sadrazam İbrahim Paşa’ya sunduğu bir haritada Osmanlı armasının Batı üslupta yapılan ilk şeklini açıkça görmekteyiz. Harita dikkatli incelendiğinde hari­tanın sağ alt köşesinde "Benim Devletlu Efendim eğer fermanınız olursa da­ha büyükleri yapılır, sene 1132 (1720)" notu bulunmaktadır.


İbrahim Müteferrika’nın çizmiş olduğu Marmara Haritası’nın sol üst köşesinde bulunan armanın görünümü tıpkı batılı örnekleri gibidir. Üzerine yukarıya doğru bakan bir hilâl çizili arma kalkanının çevresinde, mızraklar, flamalar, irili ufaklı toplar, bunların altında ok ve yay, zurna görülmektedir. Armanın et­rafında ki 12 adet top namlusunun belirgin bir şekilde çizilmesi ise o dönem Osmanlısında humbaracı ocağındaki yenileşme çalışmalarının yansıması gibi anlaşılmaktadır.

İbrahim Müteferrika’nın Marmara Haritası üzerine neden arma çizdiği tam olarak belli değildir ancak armanın bu dönemde yapılmış olması bizlere Osmanlı Arması’nın İngilizler tarafından değil bizzat Türkler tarafından yapıldığına delil niteliğindedir.

Bu gün Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan ve Sultan III. Selim zamanında basılmış olan Fenn-i Harb isimli bir kitabın başlangıç sayfasında bu armayı andıran bir şekil bulunmaktadır.  Bunun haricinde yine III. Selim’in ay-yıldızlı ve tuğralı mührü yine bu armanın gelişim sürecine örnek niteliğindedir. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde ki tarihi olmayan bir belgeden de anlaşılacağı üzere ay-yıldız, hilal ve tuğra o yıllardan itibaren devletin sembolü olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bunun sonrasında ise Sultan II. Mahmud dönemine ait bir fermanda Tuğra, Ay-yıldız ve Arma üçlüsünü bir arada görmekteyiz.



Osmanlı armasının son şeklini almasında önemli etkileri görülen Tanzi­mat Madalyası, 1850 senesinde 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu'nun hatırası­nı yaşatmak amacıyla Belçikalı tanınmış sanatçı Hart'a ısmarlanmıştır. Belçikalı sanatçı elindeki mevcut örnekler ile kısa sürede devlet tarafından oldukça beğenilen bir madalya hazırlamıştır.

Madalyanın kısaca sembolleri şöyledir; ön yüzünde, en üstte güneş ışınları arasında Abdülmecid'in tuğrası, altta, ortada üzeri on iki yıldızlı altı şualı kalkan ve kalkan üzerinde bir serpuş, kalkanın sağında batı tarzı bir zırh, top ve top gülleleleri, tuğ, sancak, mızraklar, kılıç, balta, tüfek ve ok bulunmaktadır. Sol yanda bereket boynuzu ve boynuzdan çıkan meyve, çiçek ve başaklar, onun üst tarafında bir asa, Hellen mitlojisinin haberci tanrısı Hermes'e ait bir işaret olan Kadüse, terazi, tanzimat fermanı yer almaktadır. Fermanın üzerinde Fransız­ca Tanzimat, Reşid ve Âli isimleri yazılmış, bu fermana bağlı iki mühüre Sul­tan Abdülmecid'in tuğrası konulmuştur.

Kalkanın tam ortasına Osman Gazi'nin, sancağın üzerine Sultan II. Meh- med'in (Fatih), topun üzerine Kanuni Sultan Süleyman'ın, zırhın üzerine II. Mahmud'un, kalkanın altına Köprülü'nün adları yazılmıştır. Madalyanın kenarlarında Tanzimat ile gelen yenilikler Fransızca olarak belirtilmiş ve "Her­kese Eşit Adalet", "Yaygın Eğitim", "Barış Sanatlarının Desteklenmesi", "Azın­lıkların Haklarının Korunması", "İmparatorluğun Saygınlığının Yüceltilmesi", "Güçsüzün Korunması" slogan halinde konulmuştur. En alta Fransızca "Abdülmecit Tarafından Osmanlı İmparatorluğu’nun İhyası" yazısı konulmuş­tur.

Tanzimat Madalyası'nın arka yüzünde sağlam ve kadim bir devleti temsil eden kabaran dalgalar üzerinde yükselen bir kale ve kalenin üzerinde cami kubbesi, minareler ve çok şualı bir ayyıldızın yer aldığı dalgalanan bir san­cak bulunmaktadır. Resmin üzerinde, kenar boyunca Fransızca olarak "İm­paratorluk Varolacak, Tanrı İstiyor" sloganı yer almıştır. En alta 1850 tarihi yazılmıştır.

Tanzimat Madalyası'nı Osmanlı Arması'nın en etkili görsel kaynaklarından biri olarak kabul etmek gerekmektedir. Bereket boynuzu ve terazi sembol­leri ise bir Osmanlı armasında ilk defa yer almaktadır.


OSMANLI ARMASINA SON ŞEKLİNİN VERİLMESİ;

Tanzimat madalyasının hazırlanmasının ardından Osmanlı Arması gelişmesini devam ettirir. 4 Ekim 1853 -30 Mart 1856 tarihleri arasında yapılanOsmanlı ile Rusya arasındaki Kırım Savaşı sırasında, Fransa Sultan Abdülmecid'e “Legion” nişanı verir. O dönemde yaygınlaşmaya başlayan nişan verme Osmanlı Devleti ile yakın ilişkiler kurmak isteyen İngiltere'yi harekete geçirir. İngiltere Kraliçesi Victoria, Fransa'nın Osmanlı’ya verdiği nişana karşılık Kasım 1856'da özel hazırlattığı “Dizbağı Nişanı”nı Osmanlı Sultanı'na sunar.

İlk olarak 1346 yılında Kral III. Edward tarafından ortaya çıkarılan “Dizbağı Nişanı”nın geleneğinde ki uygulamaya göre; Nişanı alan kişi, hükümdar ve ya devlet armaları Londra'da Windsor Sarayı'nda bulunan Saint George Kilisesi'nin duvarına asılmalıdır. O güne dek verilen ve dahi alınan armalar eksiksiz olarak buraya asılmıştır. Ancak burada Osmanlı Padişahı'nın arması bulunmamaktadır. Bunun üzerine Kraliçe Victoria, Prens Charles Young ismindeki arma uzmanını Osmanlı için arma tasarlamak üzere görevlendirir. İstanbul'a gelerek araştırmalarda bulunan Young'a, Etyen Pizani isminde bir tercüman yardımcı olur.

İstanbul’a gelen İngiliz tasarımcı, Osmanlı devlet sistemi, hukuk anlayışı ve askeri teşkilatı hakkında geniş malumat topladıktan ve önceki örnekleri gördükten sonra sonra ülkesine gider. Armayı hazırlamaya başlar. Elinde mevcut örnek bulunduğu için işi çokta zor değildir. Young'a, Etyen Pizani padişahlık alameti olan saltanat kavuğunu, sorgucu, ay-yıldızlı sancağı ve tuğrayı ön plana çıkararak bir arma hazırlar. Bu armanın hazırlanması bir yıl sürer. Bir yıl sonra İstanbul’a gönderilen armayı Osmanlı Sultanı Abdülmecid çok beğenir.

İstanbul’a gelen Osmanlı Devleti arması padişah tarafından kabul görmesinin akabinde İngiltere’ye geri gönderilir. Gelenek olduğu üzere İngiltere'nin Saint George Kilisesi'ndeki yerini alır. Sultan Abdülmecid’den on beş yıl sonra tahta geçen Sultan II. Abdülhamid döneminde arma üzerinde bazı değişiklikler yapılır. Padişah tarafından terazi ve silahlar eklenerek arma 1882 yılında son şekline kavuşur.




1- Tuğranın etrafındaki güneş motifi,
padişahın güneşe benzetilmesinden ileri gelir

2- II. Abdülhamid'in
tuğrası

3- Sorguçlu serpuş: Osman Gazi’yi ve tahtı temsil eder

4-
Yeşil Hilafet sancağı

5- Süngülü tüfek: Nizam-ı Ceditle birlikte Osmanlı
ordusunun asıl silahı olmuştur

6- Çift taraflı teber

7- Toplu
tabanca

8- Terazi: şeşper ve asaya asılıdır, adaleti temsil eder.

9- (Üstte) Kuran-ı Kerim. (Altta) Kanunnameler.

10- Nişan-ı al-i
imtiyaz: Devlet adına faydalı işlerde bulunmuş ilim adamları, idareci ve
askerlere veriliyordu.

11- Nişan-ı Osmani: Sultan Abdülaziz Han
tarafından 1862'de ihdas edilmiş olup, devlet hizmetinde üstün başarı
sağlayanlara verilirdi.

12- Asa ve şeşper

13- Çapa, Osmanlı
denizciliğini temsil eder.

14- Bereket boynuzu

15- Nişan-ı
iftihar

16- Yay

17- Mecidi nişanı

18- Borazan, modern
mızıka takımının kullandığı çalgı aletidir

19- Şefkat nişanı, 1878'de
II. Abdülhamid Han tarafından ihdas edilmiş olup; savaş zamanında, büyük
afetlerde devlete, millete hizmet eden kadınlara verilirdi.

20- Top
gülleleri (Bazı armalarda bulunmuyor.)

21- Kılıç

22- Top, topçu
ocaklarını temsil eder.

23- El siperlikli tören kılıcı: bu kılıç klasik
Türk kılıcı olmayıp, o devirdeki subaylar tarafından kullanılırdı.

24-
Mızrak.

25- Çift taraflı teber, orduda üst düzey görevliler tarafından
üstünlük sembolü olarak kullanılmıştır.

26- Tek taraflı teber (balta)

27- Bayrak

28- Osmanlı sancağı

29- Mızrak: Son dönem
mızraklı süvari alaylarını remzeder

30- Kalkan, Ortasında stilize
edilmiş bir güneş motifi var. 12 yıldız: Rivayete göre bu 12 yıldız 12 burcu
temsil eder. Güneş bu burçlar üzerinde hareket eder.





                   OSMANLI SARAYINDA HAREM VE CARİYELİK






Osmanlı Tarihinin en çok tartışılan konuları arasındadır Padişahın aile hayatı veya Harem. Bazı yazarlar tarafından padişahların harem hayatları ve eşleri ile olan münasebetleri sefahat ve gayr-ı meşru tarzda bir eğlence hayatı gibi takdim edilmekte, bilgiden yoksun gerçeğinin tam aksi yansıtılmaya çalışılmaktadır. Bu tip yazarların dayandıkları noktalar genelde Avrupalı gözlemcilerin, gezginlerin veya düşünürlerin hayal ürünü eserleridir.
Tamamıyla Avrupalıların gözlerinden, kulaktan dolma hikayelerden esinlenerek kafalarında canlandırdıkları Harem tasvirleri öylesine abartılmıştır ki; yağlı boya resimlere, romanlara, tiyatro yapıtlarına gerçeğinden çok uzak bir şekilde konu olmuştur. Bundan dolayıdır ki; bir padişahın hanımını konu eden ve cinsel fanteziler üzerine kurulu romanlar daha fazla talep görmektedir. Tarihini dizi filmlerden, cinsel fantezi içerikli harem romanlarından, ünlü ressamların yağlı boya tablolarından öğrenmeye çalışanlar büyük yanılgıya düşmekte, gerçeğinden uzak bilgilerle aydınlanmaya çalışmaktadırlar.
Oysa meseleyi ciddi ve ilmi bir biçimde ele alan yerli yabancı tarihçiler, tamamıyla belgelere dayanan araştırmacı yazarlar ve ilim adamları harem sakinlerinin yaşantısına, haremin nasıl işlediğine dair pek az bilginin mevcut olduğuna vakıftırlar. Harem; isminin de gereği gibi yabancıların gözlerinden gizlenerek Batılıların düşündüğü misalde Osmanlı Sarayı’nda bir ”Yasak Şehir”dir. Haremin içindeki hayat, konuşmalar ve işleyiş asla tam olarak dışarı yansımamış, haremde yaşayanlarla beraber bir sır olarak mezara gitmiştir.  

HAREM NEDİR?
Harem; girilmesi yasak yer anlamına gelir. Genellikle ev reisinin kadınları, cariyeleri ve çocuklarıyla yaşadığı yer demektir. Haremin asıl adı ise Dar’üs-saade’dir. Anlamı ise Saadet Evi demektir. Osmanlı Sarayı’ndaki Harem ise padişahın annesi, eşleri, cariyeleri ve çocuklarının yaşadığı, hayatlarını idame ettirdikleri yerdir. Batılı kaynaklarda yer aldığı gibi Harem, binlerce cariyenin olduğu, cariyelerin çıplak bir şekilde dolaştığı ve padişahın içeri girip istediği cariye ile gayr-ı meşru hayat yaşadığı bir yer değildir. Çünkü bu tarz bir yaşam hem Müslüman ahlakına hem de islamda’ki cariye hukukuna tamamıyla aykırıdır.
CARİYELİK VE KÖLELİK
Kölelik meselesi tarihin en eski devirlerine kadar uzanır. Eski çağın büyük şehirlerinde esir pazarları vardı. Esirler buralarda satılırlardı. Eski Mezopotamya, Yunanistan, Roma ve Mısır’da hemen hemen bütün işler esirler, köleler tarafından yapılırdı. İslamiyet’ten önce Araplarda esir ticareti ile uğraşırlardı. İslamiyet geldiğinde kölelik kaldırılmamış onlara hak tanınmıştı. Kur’an-ı Kerim’de kölelerin hukukunu belirleyen ayetler vardır.
İslam da kölelik, harp halinin tabii bir neticesi sayılan hukuki bir durumdur. Bizzat harbe katılanlar ve teşvik edenler, esir alınınca, iki çeşit muameleden birisinin yapılması hakkında devlet başkanına (halifeye) yetki tanınmıştır. Bunlar da, ya öldürülür veya köle yapılır. Mal karşılığında salıvermek kaldırılmıştır. Harbe katılmamış ve teşvikte de bulunmamış yaşlılar, kadınlar, çocuklar ve din adamları öldürülmezler. Çocuk annesinden ayrılmazdı.

               İslam hukukuna göre beş sınıf köle bulunur:
               1. azad edilmesi söz konusu olmayanlara“Kınn” denir.
               2. Azadı, efendisinin ölümüne bağlı olanlara “müdebber” denir.
               3. Bir bedel karşılığında azad edilmek üzere efendisiyle bir sözleşme yapmış köleye “mukateb”, cariyeye de “mukatebe” denir. Böyle olan bir kimseye, bir an evvel hürriyetine kavuşması için zekat verilebilir. Fakat bir kimse kendi mukatebine zekatını veremez.
              4. Kısmen azad olup, hürriyetini tamamen elde edebilmesi için çalıştırılan köle ve cariyeye “müstes’i” denir.
              5. Efendisinden çocuk doğuran cariyeye“Ümm-i veled” denir.
              Birinci grupta yer alan kölelerin dışındakiler satılamaz ve hediye edilemez. Köleler her türlü şahsi haklara sahiptir. Şu kadar var ki, efendilerinin mirasçısı olamazlar. Efendilerinin izin vermesi halinde onların velayeti altında evlenebilir, ticaretle meşgul olur, ilim tahsil ederler. Şahsiyetine karşı işlenen her türlü tecavüzden korunur. Köleye karşı suç işleyenler cezalandırılırdı. Haksız yere köleyi dövmek ve başka türlü cezalandırmak yasak edilmiştir. Efendisi, köleye lazım olacak din bilgilerini öğretir, onu cahil bırakmazdı
Bu sebeplerdendir ki; Müslüman ve Türkler cariyelerine çok iyi davranmışlar, her türlü haklarına riayet etmişlerdir. Cariye efendisinin bir eşyası gibidir. Onu arzu ettiği şekilde kullanabilir, satabilir, hibe edebilir, hediye olarak başkasına verebilir veya azad edebilirdi. Ancak nikah kıymadan onunla birlikte olabilmesi için onu satın alırken odalık veya cariye olarak satın alması gerekmektedir. Evvela hizmetli olarak satın alınan bir cariye ile sonradan batılıların lanse ettiği gibi düşüp kalkılması söz konusu bile değildir.

OSMANLI SARAYINDA CARİYELER
Evet bir çok yerli ve yabancı yazar, Osmanlı padişahlarının saraylarında yüzlerce cariye olduğunu ve padişahların bu cariyelerin tümüyle düşüp kalktığını öne sürmektedirler. Bu iddiaların hakikatle hiçbir ilgisi yoktur. Osmanlı sarayındaki cariyelerin çoğu saraydaki hizmetlilerdir. Yüzlerce cariye içerisinde padişah ancak onun için seçilip özel eğitimden geçen birkaçıyla birlikte olabilir, diğerlerini ne bilir nede görürdü. Cihana hükmeden bir Osmanlı padişahının saraydaki bir hizmetçi ile birlikte olabilmesi söz konusu bile değildir. Bu konuda bilinen bir gerçekte şudur ki; bir çok padişah eşini kendisi seçmemiş, validesi tarafından sunulan eşe rıza göstermiş, aşık olsalar dahi bu ancak ona sunulan cariyelerle yaşayabilmişti.
Nitekim bazı oryantalist yazarlar tarafından yansıtılan bir yanlışta şudur. Saraydaki cariye köle olduğundan sözde bir kölenin açık kıyafetle veya çırılçıplak padişahın karşısına çıkması İslam’a göre haram sayılmaz bundan dolayı Osmanlı Sarayı, harem dairesinde cariyeler çırılçıplak eğlence düzenler veya o şekilde havuza girerlerdi. Çırılçıplak eğlenen cariyeleri padişah izler ve istediğiyle birlikte olurdu. Kitaplarda yer alan bu cümlelerin yanı sıra Osmanlı Sarayı Harem dairesini tasvir eden nice resimler bu şekilde insanlığa sunulmuştur.
Oysa durum bunun tam aksinedir. Cariye temizlik ve benzeri gibi işlerde bulunduğundan saçının hafif açı olması veya kollarının görünmesi iş esnasında efendisinin bu şekilde onu görmesi İslam’da yasak edilmemiş izin verilmiştir. Ancak batılıların anlattıkları ve tasvir ettikleri gibi çırılçıplak efendilerinin karşılarına çıkmaları şer’an uygun değildir. Ve sarayda bu şekilde bir hayatın devam ettiği iddiası son derece yalan ve bir o kadar da çirkindir.
Osmanlı Sarayında bu durum daha da önem arz etmektedir. Padişahlar şeriatın emirlerine uymuşlar, odalık olarak almadıkları cariyeleri hizmetli etmişler, sarayda cariyeler arasında mertebelere çıkarmışlar, haremde kaldıkları müddetçe maaş bağlamışlar, belirli yılları doldurup olgunluk çağına gelenler iyi insanlarla evlendirerek artlarından çeyiz vermişlerdir.
Osmanlı Sarayı’nda Orhan Bey döneminden beri esirlerin olduğu bilinmektedir. İlk zamanlarda savaşlarda kazanılan esirler saraya alınmıştır. Daha sonraları sahil kasabalarından köyleri basılarak esir edilen güzel kızlar hediye olarak saraya yollanmıştır. Bazı dönemlerde ise, esir pazarlarında satışa çıkan güzel ve endamlı kızlar Osmanlı Saray’ı için alınmıştır.

OSMANLI SARAYINDA CARİYELERİN HAREM YAŞANTISI
Osmanlının ilk zamanlarında savaş yapılan uluslardan cariye olan kızlar saraya alınmıştır. Nadir olarak ele geçirilen güzel kızlar komutanlar tarafından hediye olarak padişahlara sunulmuştur. Bazen de devlet adamları tarafından seçilen güzel kızlar sultanlara hediye edilmiştir. Başta sadrazam olmak üzere, divan azaları, sancakbeyleri, valiler, padişahların kızkardeşleri yetiştirdikleri cariyeleri hünkara sunmak için çaba sarf ederlerdi. Bu son yüzyıla kadar devam etmiştir. Son yüzyılda Osmanlı esirlerin alınıp, satılmasını yasaklamıştır. Fakat Kafkasyalılar kendi rızalarıyla kızlarını saraya vermeye devam etmişlerdir.
Bunların aralarında güzelleri ve becerikli olanları özenle seçilip haremde eğitime tabi tutulmuş, diğerleri ise satılmıştır. İlk dönemlerde daha çok Rus, sonraki dönemlerde de Çerkez, ve Kafkasyalı kızlar tercih edilmiştir. Ancak en son döneme bakılacak olursa birkaçı dışında saraya alınan tüm cariyeler Kafkasyalılardan oluşmaktadır.
Bir şekilde Osmanlı Sarayı Harem dairesine alınan kızlar bir dizi dil, din, dikiş, nakış, çalgı, okuma, yazma, güzel konuşma, güzel yürüme gibi derslerden geçtikten sonra becerilerine göre görevlere verilirlerdi. Zamanla beceri ve zekalarına göre usta, kalfa, haznedar gibi mertebelere yükselirler ve mertebelerine göre maaş alırlardı. Padişaha hediye edilen cariyeler ise daha özenli bir ilgiye mazhar olur, mükemmel derecede bir eğitime tabi tutulurlardı. İleride padişah eşi, şehzade annesi, ve Valide Sultan olacağı göz önüne alınarak içlerinden en iyileri seçilir, eğitimleri tamam olduktan sonra Valide Sultan tarafından layık görülürlerse padişaha sunulurlardı. Haremde yaşayanlar bir piramite benzetilirse eğer, Piramitin kaidesini cariyeler, reisini de valide sultan işgal eder. İkisi arasında kalfalar, ustalar, odalıklar, ikballer ve kadın efendiler yer alır.
Harem halifenin evi idi. Herkes Kur’an-ı Kerim okumalı ve ibadetini yapmalıydı. Bundan dolayıdır ki hareme alınan cariyelerin çoğuna Kuran öğretilirdi.  Bunların yanı sıra nezaket ve görgü kuralları, dikiş dikme, dantel işleme, örgü örme, bazı cariyeler çalgı çalma ve oyun oynama gibi alanlarda eğitimden geçer ve terbiye edilirlerdi. Bu sebeple Harem, bir kültür okulu ve bir nezaket yuvası olarak karşımıza çıkmaktadır. Nasıl Enderun Mektebi yüksek devlet memurlarını yetiştiren bir okul ise, Haremde güzel ve müsait cariyeler için böyle idi.
Hatta rivayet edilir ki; Eski Saraylılar, yeni gelen acemiler ”Sarayda terbiye olmayan, hiçbir yerde terbiye olmaz. Burası terbiye ve ilim mektebidir” korkuturlarmış.
Osmanlı Sarayı Harem dairesinde yaşayanların (harem ahalisi) harem dışındakilerle irtibatları olmazdı. Günleri, yemek, içmek, ibadet, ilim ile geçer haremin dört duvarı arasında hayatlarını idame ederlerdi. Dışarı çıkmadıklarından harem kadınlarının her hangi bir dış örtüsü yoktu. Sultan II. Mahmud zamanında harem kadınlarının dışarı çıkmalarına izin verilmiş, gezini ve eğlence yerlerine gidebilmişlerdir. Onun öncesinde bu ve benzeri şeyler söz konusu bile değildi. Harem kadınları dışarı çıkarlarken vücutlarını tamamen örten feracelerini giyerek dışarı çıkar, ancak izin verilen yerlere gidebilirlerdi. Haremden çıkacakları sırada binecekleri araba, veya kayık kat kat örtülerle kapatılır, kadınların hiçbir şekilde görünmemesi için önlemler alınırdı. Gittikleri yerlerde ise harem ağaları her daim yanlarında olur, gözükmemeleri için çaba sarf ederlerdi.

CARİYELERİN SARAYDAKİ YAŞAM KOŞULLARI
Şimdilerde Topkapı Sarayı Harem Dairesine girildiği zaman insan adeta ürker. Dar koridorlar, rutubetli odalar, daracık kafesli dehlizler, küçük karanlık daireler insanın ruhunu sıkar kasvete boğar. Ancak bir dönem dünyaya hükmetmiş olan Topkapı Sarayı Harem Dairesi, Dolmabahçe’ye nakledilmeden önce böyle değildi.
Haremin 400 e yakın odası tamamıyla güzel eşyalarla bezenmiş, duvarlar hoş çinilerle süslenmişti. Valide Sultan, kadın efendiler, ,ikballer, şehzadeler, kalfalar, gözdeler ve ustaların daireleri en değerli yabancı kumaşlarla tezyin edilmişti. Dairelerin tabanı mevsimine göre, Mısır halıları, Nihailer, İran halı ve seccadelerle örtülü idi. Her odanın tavanında billur fenerler, duvarlarında ise altından, gümüşten kandiller bulunurdu. Odalarda dünyanın dört bir yanından getirilmiş billur altın ve gümüş kaplar bulunurdu.
Duvarlardaki oyma ve kakma süsler hareme ayrı bir güzellik katardı. Altın, gümüş, inci, lâl, çini ve yazılar odaların en güzel süsleri idi. O devrin harem ahalisi bu şekilde güzellikler içerisinde yaşarlardı.
Saraya alınan cariyeler yaşlarına göre, akran olanlar bir odaya konurdu. Bu odaların bazıları 30, bazıları 50, bazıları da 100 kişi alacak büyülükteydi. Yatakları yünden yapılmış idi.  Cariyeler bu odalarda kerevetler üstünde yatar, aralarında çıkabilecek uygunsuzlukların engellenmesi için her 10 yatak arasına bir yaşlı kadın verilirdi. Haremde bütün gece ışıklar sönmez, dairelerde lambalar yanardı.
Haremin alt katında hastalar için yapılmış olan şifahane vardır. Sağlık durumu bozulan cariyeler burada şifa olur şifacı ebeler tarafından tedavi olunurdu. Cariyelerin hastalıkları geçmezse burada müşahede altında tutulur, sağlığına kavuşunca işine geri dönerdi.
Cariyelerin bir çoğu hizmet için saraya alındığından, kalfalara teslim edilir, yıkanıp paklandıktan sonra, idareciler tarafından çamaşır, külhan, kiler, sofra gibi genel hizmetlere verilirlerdi. ileride çok güzel olacakları belirlenen kızlar, haznedarlara ve kalfalara bırakılır,  yetiştirilmeleri emredilirdi. Cariyeler görev ve mertebelerine göre maaş alır, bu maaşlarını evlilikleri için saklarlardı. Bazıları ise mübarek günlerde hayır yaparak insanlara yardım ederlerdi.
Osmanlı Hareminde ki cariyelerin sayısını gösteren ilk liste Sultan I.Mahmud zamanına aittir. Onun öncesinde haremde kaç kişi olduğu bilinmemektedir. Limizde mevcut listeye göre haremdekilerin dağılımları şöyledir.
Kilerde 17, külhanda 6, türlü kişiler yanında 23, Şehzade Osman’ın dairesinde 19, Şehzade Mehmed’in dairesinde 14, Şehzade Mustafa’nın dairesinde 13, Şehzade Beyazıd’ın dairesinde 12, Şehzade Numan’nın dairesinde 14, Abdülhamid’in dairesinde 7, başkadın dairesinde 20,ikinci kadın dairesinde 11, üçüncü cariye vardır.  kadı dairesinde 14, dördüncü kadın dairesinde sekiz, beşinci kadın dairesinde 10, altıncı haznedar kadın dairesinde 13, baş ikbal dairesinde 6, üçüncü ikbal dairesinde 4, dördüncü ikbal dairesinde 5 cariye vardır. Tüm cariyelerin sayısı 456’yı buluyordu.
Ve bu cariyelerin I.Mahmud döneminde aldıkları maaşlar şöyledir; 4 cariye günde 30, iki cariye günde 25, bir cariye günde 20, 12 cariye 15, 28 cariye 10, 152 cariye de günde 5 akçe gündelik alıyorlardı. Bu maaşlara her yıl veya senenin belirli zamanlarında zam yapılıyordu.
Resmi kayıtlarından da anlaşılacağı üzere Valide Sultan, kadınefendiler, şehzadeler vesaire gibi kişilerin dairelerinde onların ihtiyaçlarını görmek için hizmetli cariyeler vardı. Osmanlı Sarayı’nda ki cariyelerin tümü batılıların yansıttığı gibi cariyeler padişahın birlikte olduğu kadınlar değillerdi. Ayrıca tümü çalışmalarının karşılığını dolu dolu almaktaydı.
Padişah için yetiştirilen cariye ise eğitimleri tamam olduktan sonra, güzelce yıkanır, süslenir ve padişaha sunulurdu. Sabah olunca padişah kalkar, ütün elbiselerin değiştirir, başka bir odaya geçerdi. Veya devlet işleri ile meşgul olurdu. Odalığına, yani geceyi birlikte geçirdiği cariyeye memnuniyet derecesine göre, para, altın, mücevherat, vesaire gibi hediyeler gönderirdi. Artık has odalık olduğundan kendisine  bir daire tahsis edilir, emrine cariyeler verilirdi. Eğer padişahtan bir çocuğu olursa ikbal veya kadın efendi sınıfına yükselirdi. Birkaç erkek evladı dünyaya geldiğinde ise saraydaki nüfuzu ve mertebesi artardı. İlk erkek çocuğu doğuran kadın başkadın olurdu. Eğer padişah kendisinde hoşlanmaz, bir daha arzu etmezse bendegandan birisiyle evlendirilirdi.

SARAYDA GÖREVLERİ BİTEN CARİYELERİN AKIBETİ
Saraydaki hizmetçi cariyeler, kalfa veya ustalar, cariyelik süreleri olan dokuz yılı doldurduktan sonra saraydan ayrılabilirler. Bilhassa evlenme isteyenler Çırağ edilmelerini rica etmek için efendilerine mektup yazar arzı hal ederek ricada bulunurlardı. Padişahtan izin çıktıktan sonra derhal Çırağ kâğıtları doldurulurdu. Dokuz hizmet yılı dolduran cariyelere de hüviyete kavuşma kâğıdı olan azadname ”ıtıkname” verilirdi. 
Cariyeler kendilerine verilen bu ıtıknameyi küçük ufak bir kağıtla nuska şeklinde göğüslerinde taşırlar, öldüklerinde de bununla gömülürlerdi. Birçokları kendilerine verilen azadnameyi yırtar sarayda kalmaya, hizmet etmeye devam ederlerdi. Çırağ edilenler ise saray dışında bir eve yerleştirilir ve evlendirilirlerdi.  Yine çırağ edilen cariyelere saraydan ayrılırken, elmas yüzüğü ve küpesi, altın saati, bir çift gümüş kaşığı ve hanesinin tüm levazımatı verilir, çırak edilirdi. Evlenecek olan cariyelere ise efendisi tarafından çeyiz babında daha fazla eşya veriliyordu.
Cariyelere verilen eşya, konak vesaire ile yetinilmiyor, sonradan mağdur duruma düşmemeleri için bazı takviyeler yapılıyordu. Kocaları ölen saraylılara bakılıyor er türlü ihtiyaçları karşılanıyordu.  Çırak edilenler hala padişahı efendi, baba tanıdıklarından şeriat hükümlerine göre ve insanlık düşüncelerine uyarak onlara bakıyor, kötü durumlara düşmeleri önleniyordu.
  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder